Manyetosfer olmasaydı Dünya,
Mars gibi donmuş bir çöl olurdu.
Şu an, uzaydaki ölümcül kozmik radyasyon saldırılarının tehdidi altındayız. Ancak bu kozmik saldırılardan zarar görmüyoruz.
Bunun sebebi son yüzyılda anlaşıldı.
Dünya, manyetosfer ile korunuyordu.
Manyetosfer, yani; dünyanın çevresini saran manyetik kalkan.
Varlığını bildiğimiz fakat göremediğimiz, muhteşem bir koruma sistemi bu..
***
Uzaydan gelen kozmik rüzgârlardaki parçacıkların çoğu, dünyadaki canlılar için ürkütücü tehlikelere sebep olacak kadar enerji yüklü. Yayılan bu yüklü partiküllerin yolu üzerindeysek ve bir koruma kalkanımız yoksa, yaşamamız imkansız.
Dünyanın çevresindeki, büyük bir baloncuğa benzeyen bu dev kalkan, kozmik radyasyon yağmurundan canlıları korumakla görevli.
Manyetosfer olmasaydı bütün canlılar, yoğun enerji yüklü kozmik partiküller karşısında savunmasız kalırdı.
Güneş rüzgârları denilen olayla, güneşteki patlamalar çok yüksek miktarda tehlikeli madde salınımına yol açar. Dünya, her birkaç saatte bir, güneşteki püskürtmeyle savrulan rüzgârlara maruz kalır. İşte bu manyetik kalkan; süpernova patlamaları ve güneş rüzgârlarının zararından korunmamıza hizmet eder. Enerji yüklü parçacıklar, dünyadaki canlılara zarar vermeden, dünyanın çevresinden akıp gider.
Dünyanın manyetosferi, varlığımızın devamı için çok önemli, olmazsa olmaz savunma sistemimiz. Dünyaya en yakın gezegenler olan Mars ve Venüs, zayıf manyetik alanlara sahip. Bu durum ise onları güneş sistemi boyunca dolaşan tehlikeli radyasyona karşı korumasız kılıyor. Öte yandan Dünya, milyonlarca yıldır yaşayan bir gezegen olarak varlığını sürdürüyor.
Uzaydan gelen bu dehşetli kozmik tehlike, koruma kalkanına çarpar. Böylece radyasyonun büyük bir bölümü, Dünyaya zarar vermeden, yanından geçip gider. Ancak çok azı da, içeri sızıp kutupların yakınından atmosfere çarpar.
Solar partiküllerin atmosferdeki gazlara çarpıp parlamalarıyla, büyüleyici güzellikteki ışımalar meydana gelir. Manyetik alanın zayıf olduğu kutup bölgelerinde “aurora”lar dediğimiz kutup ışıklarının harikulade renkli görüntülerine şahit oluruz. Gökyüzü şenlikli tören sahnesi olur.
***
Açıkça görülüyor ki; manyetosfer olmasaydı; Dünya, Mars gibi donmuş bir çöl olurdu. Kozmik rüzgârlar atmosferi yok eder, okyanuslar buharlaşırdı.
Manyetik alanın yok olması, gezegenimizde öldürücü bir felaket etkisi yapardı.
Mars, Venüs, Jüpiter vd. gezegenleri tanıdığımız ölçüde, Allah’ın Dünya’daki tedbir, tasarruf ve lütuflarını daha iyi fark ediyoruz.
Celâl içinde Cemal tecellileriyle kendini bildiren Cenab-ı Hak, hak olup, Hak’tan gelen, hak diyen, hakikati gösteren ve nurani hikmeti neşreden bir kur’an ayetinde buyuruyor:
“Göklerin ve yerin tedbir ve tasarrufu O’na aittir” ( 39-63 )
***
Vücudumuzdaki Manyetik Alan
Canlı varlıklarda da, güçlü veya zayıf manyetik alan özelliği var. İnsan vücudundaki manyetik alan, biyoelektrik yüklerin hareketinden meydana gelir. Vücudumuzdaki dokuların işbirliğinde, haberleşmek için kullanılan elektrik sinyalleri birbiriyle uyum içinde. Vücudumuzun manyetik alanı ile Dünyanın manyetik alanı ahenk içinde çalışır.
İç içe muhteşem sistemlerin yer aldığı mevcut yapıdaki denge çok önemli. Uzay yolculuğundan döndükten sonra astronotlarda uzun süre devam eden adale ağrısı, yorgunluk, baş ağrısı ve baş dönmesi oluyordu. Tıp uzmanları, bunun sebebinin, dünyanın manyetik alanından uzak kalmak olduğunu belirtmişti.
Dünyanın manyetik alanı ile, vücudun manyetik alanı arasında çeşitli sebeplerden kaynaklanan uyum bozukluğu birçok hastalığın başlamasına yol açar. Var olan hastalıkların iyileşme sürecini de olumsuz etkiler.
***
Hücre içi ve dışındaki potansiyel farklarının hücrenin uyarılmasına etkisi, kalp pompasının çalışmasındaki biyoelektrik fonksiyonlar, dokuların işbirliği, beynin çalışması, atmosfer ve manyetosferdeki elektrik ile ilgili hassas dengeler canlılar açısından çok önemli. Bu sistemlerin kuruluş, işleyiş ve kontrolündeki payımız binde bir bile diyemeyiz. Atomlardan galaksilere uzanan bu sistemi anladıkça sınırlarımızı ve sorumluluğumuzu daha iyi fark ediyoruz.
***
Koruyan Kim?
Dünya şu an ölümcül kozmik saldırılara maruz kaldığı gibi, dünyada yaşayan canlılar da mikrop ve virüs saldırılarının tehdidi altında. Toplam ağırlığı 1 gramı bulmayan virüslerin saldırısı ile birçok ders veren düşündürücü vakalar geçmişte yaşandı, zaman zaman da yaşanacak.
Manyetosfer ile Dünyayı koruyan; beyni kafatasının içinde, kalp, ciğerler ve birçok organı göğüs kafesiyle koruyandan başkası değil. Gözleri gözyaşı, göz kapağı ile koruyan, deriyi vücudun koruma kalkanı yapan, sayısız koruma tedbirleri olan aynı Zât-ı Zülcelâldir.
Dilediğini dilediği şekilde koruyanın kim olduğunun belirtildiği kur’an âyetlerinden birinde mealen şöyle buyuruluyor::
. “…Onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.” (2- 255)
Bağışıklık sistemini kısaca incelediğimizde nasıl olağanüstü savunma sistemleri ile korunduğumuzu daha iyi anlarız.
***
Bu Önlemleri Almaya Kimin Gücü Yeter?
Güçsüzüz…
İnsan, muhtemel tehditleri kuvveti ile kıyaslayınca çok güçsüz olduğunu fark eder. Kozmik saldırılardan korunma sağlayan manyetosfer insanın eseri değil. Dünyanın dönüşü, mevsimlerin gelişi, Güneşin, Ayın yerküreye olan mesafeleri, yörüngeleri ve hızlarındaki ahenkte insanın payı yok. Hiç birimizin gücü de yetmez.
Vücudu kaplayan ve dış tehlikelerden koruyan deri elbisemiz kendi eserim,z değil. En usta terziler aciz kalır. Yırtılan bir elbisenin kumaşının kendi kendini tamir özelliği yok. Fakat mükemmel surette yaratılmış olan derimizdeki yırtılmalar, akılsız hücreler tarafından incelik ve sanatla tamir ediliyor.
Kafatası beynin evi ve mimarlara ilham veren bu yapıyı biz yapmadık, yapamazdık.
Manyetosfer de, göğüs kafesi ile korunan kalp, kafatası ile korunan beyin, bağışıklık ordusu da, kendi eserimiz değil
Hatta vücudumdaki trilyonlarca hücreyi yapmak şöyle dursun, çok önemli fonksiyonları olan hücre zarını bile yapmaya ne ilmimiz ne de gücümüz yetiyor. İrademiz dışında işleyen muhteşem bir organizasyon içinde geliyor, yaşıyor ve gidiyoruz.
Bütün bunları kendi gücümüzle yapmadık, yapamazdık. Dünyamız da, vücudumuz da bu yapılar olmadan öldürücü saldırılara karşı korumasızdı. Dev meteorlar karşısında da, gözle görülmeyen sayısız virüsten birinin saldırısında da çok aciziz.
Canlılığımızın devamı için bilinç ve irademizle yaptığımız işlerin mevcut sistemdeki payı, çok çok küçük. Yaratıcımız vücudumuzun işleyiş sisteminin binde birini bizim idaremize bırakmamış. Yoksa, idare edemezdik. O yük altında ezilirdik. Bütün bunları kendi gücümüzle yapmadık, yapamazdık.Dünyamız da, vücudumuz da bu yapılar olmadan öldürücü saldırılara karşı korumasızdı.
Aslanın pençesi, timsahin dişleri, zürafanın tekmesi ve balinanın kuyruğundaki güç bizde yok. Çıplak gelip, çıplak gittiğimiz bir ömür yaşıyoruz. .
Anne rahmindeki bebek namzedi, en aciz durumda iken, beslenme ve korunmada altın devrini yaşıyor. Büyüdükçe ve kendimizi güçlü hissetmeye başladıkça gümüş devri, bakır devri ve sonunda toprak devrini tadıyoruz.
İnsan, şu kainat içinde nazik ve nazenin bir çocuk gibi olduğunun farkına varıp, Allah’ın kudretine dayandığı, rahmetine itimad ettiği ölçüde huzur buluyor. Gereksiz vehimlerden de, benlik iddiasının yükünden de kurtuluyor. Evrendeki varlığımız gücümüzün yetmediği ne kadar çok şeyle irtibatlı. Bunun ne kadar farkına varırsak, gücü herşeye yeten, hükmü her şeye geçen kudret sahibine yönelişimiz farklı bir seviye kazanır.
İnsan, tevhid şuuru ile hakiki insan olmanın mutluluğu yaşar. Ne kadar güçsüz konumda olduğunun farkında olduğu ölçüde, bütün içtenliğiyle Allah’a yönelir. Allah’ın lütuflarının sonsuzluğunu ve aczini yüreğinin derinliklerinde hisseder. Makro alem içindeki yerine baktığında, çok küçük ve güçsüz olduğunu anlar. Her an gerçek güç ve kudret sahibi olan Allah’ın ihsan ve korumasına muhtaç olduğu idrakiyle, O’nun kudretine istinad ve rahmetine itimat eder.
Yeryüzündeki konumuna dair bu şuurla her hadise karşısında güçlü durur.
Kendini çok güçlü zannedenlerden farklı olarak, balonla iğnenin karşılaştığı andaki duruma düşmez.
***
Muhtacız…
İhtiyaçlarımızla imkânlarımızı kıyasladığımızda ise, çok muhtacız. Paranın zengini olan nice insan, zamanın, sevginin, huzurun fakirliğini yaşıyor. İhtiyaç duyduğumuz, ancak sahip olmak elimizde olmayan her şeyin fakiriyiz. Muhtacız havaya, suya, ilme, irfana, sevgiye, ışığa… Güneş ışığına ihtiyacımız var, ancak güneşe sözümüz geçmez. Muhtacız. Ağaçla gönderilen meyveye, arıyla gönderilen bala, koyunla gönderilen süte, bulutla gönderilen yağmura…Muhtacız Allah’a..
Ummadığımız, bilmediğimiz ve elimizin yetişmediği yerlerden gönderilen sayısız ihtiyaçlarımız var. Yaratan göndermese, ne bir nar taneciğini, ne bir damla balı, muhtaç olduğumuz hadsiz gıdayı alamazdık.
Dünyada akıl, güneşte şuur, tabiatta şefkat olmadığına göre…
Demek ki; Yaratıcımızın sonsuz rahmet ve cömertliğiyle muhtaç olduğumuz hadsiz nimetleri imdadımıza yetiştiriyor. Bütün bunları yaratan ve her şeyin kendisine muhtaç olup, kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, Samed olan yalnız Allah’tır. O’nun memur ve misafiri olmak en büyük bir bahtiyarlık ve en güzel bir şereftir. Bir gözümüzü hatta göz kapağımızı veya elimizi satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar fakiriz. Bunun farkında olmak, fakrımızı bilmek, Rahim ve Kadir olan Allah’ın rahmetine itimat ile çalışmak, öyle bir zenginliktir ki, hiçbir zenginlik o mutluluğu kazandıramaz.
Canlılığın devamı için gerekli olan ve kontrolümüz dışında çalışan muhteşem bir sistem vardır. Bu sistem içinde kendi güçsüzlüğünü ve imkanlarının darlığını düşününce insan, iyice hisseder. Acz ve fakrını bildiği ölçüde, Allah’a gönülden yönelir. Mühim vazifeler yüklenir.
Bulutla yağmur, arıyla bal, ağaçla meyve gönderene şükreder.. Böyle bir farkındalıkla sadece ihtiyaçlarını karşılamakta boğulup kalmaz. İhtiyaçlarının büyük çaplı bir manaya işaret ettiğini görür. Çok daha geniş bir varlık dairesinde yaşar. Fakrını bilmek ve ihtiyaçlarını göndereni hatırlamak, iftihar vesilesi olur. “Fakrım, fahrımdır” der.
***
İnsan,Yaratıcısına olan acz ve fakrını bildiği ve hissettiği ölçüde O’na gönülden yönelir, imdat dilekçesini yalnız O’na sunar. Allah’ın kudret, rahmet ve gınasına duyduğu güven, O’nun hikmet ve adaletine teslim olmanın huzurunu hissettirir. Bu da mutluluk veren en büyük güçtür.
Bu düşünce ve duygular içindeki bir insan zindanda da, sarayda da kendini iyi hisseder. Hayatın akışını kucaklar. Hayatı ciddiye alır, fakat sorunlar karşısında paniğe kapılmaz. Tedbirini alır, şoka girmez. Akarsuyun akışını seyreder gibi, akıştaki rahmet, inayet, hikmet ve adaleti huzur içinde temaşa eder.
Bulanmadan, donmadan, boğulmadan akar, gider.
***
İçindeki acz ve fakr madenlerini işletebildiği ölçüde huzurlu olur insan. Bu da Yaratıcımızın sonsuz kudret ve rahmetini görerek, ne kadar güçsüz ve muhtaç olduğunun idraki ile mümkün. Aciz kullara karşı değil, yalnız Aziz olan Allah’a acz ve fakrını bilmek ve hissetmek kendini tanıma yolculuğu gerektirir.
O’nun nihayetsiz kudretine dayanan ve rahmetine itimat eden kalıplardan kurtulur, gelişir ve hür olur. Çünkü hakiki manada hürriyet, sebeplerin esaret ve mahkûmiyetinden kurtulmakladır. Ancak hakiki iman, insana insanlığını hissettirir. Kozmik rüzgârlarda olduğu gibi, başımıza gelebilecek sayısız tehlikelerden koruyan Yaratıcımıza iman ve itaatin hakikatine erdiğimiz nispette kimseden pervamız olmaz. Çünkü biliriz ki, hadsiz tehlikelerden bizi koruyan Allah’tır. Sorumluluğumuz ise, gücümüz yettiğince önlem almak ve ötesine karışmamaktır.
***
O’na içtenlikle yönelerek gayret eden kimi gönüller, imdat dilekçesini O’na sunarken der:
“Gücü herşeye yeten yalnız Sen’sin.
Her şeyi binbir ölçü ve hikmet ile yaratan Sen’sin.
Yardım ve imdat edenlerin en hayırlısı Sen’sin.
Sen yegâne kudret ve kemal, güç ve mükemmellik kendisinde bulunansın. Yardımından mahrum etme bizleri…
Bize sayısız nimetler lütfettiğin ve maddi, manevi tehlikelerden koruyacak sistemleri yarattığın gibi, her nevi şerirlerin şerlerinden bizleri muhafaza eyle”
Yaratanına güvenir, sığınır, endişelerden kurtulur. Çok aciz yavrular, yardımına koşturulan şefkat ve diğer unsurlarla en güzel şekilde besleniyor. Olağanüstü korunma şartları içinde gelişiyorlar Yeryüzündeki canlıların gelişmelerine dikkat eden ve manyetik kalkan gibi pek çok koruma sisteminin varlığını bilen bir insan, koruyan gücün büyüklüğünü daha iyi idrak eder.
İsimlerinin sonsuz yansımalarıyla Allah’ı tanır.
Bildikleri arttığı ölçüde “Seni bilemedik Ya Rab” duasına katılır.
Marifetullah ve muhabbetullahta yol alır. Böyle bir hakikat yolcusu, O’nun huzurunda acz ve fakrını hissettiği nisbette Rahmet ve lütuflara mazhar olur.
Subhan olanın yalnız Allah olduğu şuurunda olan, gurur ve kibre kapılmaz. Kendine yapılan hatalara daha anlayışlı olur.
Bu şuur ile, narsisizmin her çeşit ölümcül saldırılarından, benlik iddialarından korunur.
Teşekkürler doğru söze ne denir. Allah anlayanlar dan eylesin bizleri. Bir anda önemli sandığımız şeyler önemsiz. Önemsiz sandığımız şeylerde önemli oluyor. Rabbim bunu fark edenlerden eylesin. Amin