Bir zamanlar cömert bir ağa, yöresindeki insanlara güzel bir ziyafet tertip eder. Davetlilerle yenilir, içilir. Misafirler ayrılacakları zaman, diş kirası hediyeler verilir.
Davetlilerden bir meczup için de adamlarına:
– Şu garibe de dilediğini verin, gönlünü hoş edin, der.
***
Meczup, ağanın atını işaret eder ve:
– Onu isterim, der.
Ağa atını gözü gibi sevmektedir. Adamlarına der:
– Başka bir şey istesin, onu verin.
***
Adamları, ağanın emrini söyleyince, meczup, omuz silker ve çiftliğin çıkış kapısına doğru ilerler. Ağa pencereden meczubu seyretmektedir. Onun başını göğe kaldırıp eliyle halkalar çizerek söylendiğini fark eder. Adamlarına:
-Gidip bakın hele, şu garip neler söyler,
deyince adamları meczubun sözlerine kulak kesilirler ve dönüp ağaya:
– Ağam, bu adam, “Sen isteseydin verirdi. Sen istemedin de vermedi, yoksa ağa da kim oluyor ki” der, durur,
deyince ağanın yüreğine bir ateş düşer ve:
– Yahu başımıza bir hal gelmesin, verin şu atı da öyle gitsin, der.
***
Atı verirler. Meczup memnun olur. Atın dizgininden tutup, çıkış kapısına doğru ilerlerken, yine aynı şekilde bir şeyler söylemektedir. Ağa adamlarına:
– Şimdi neler söyler bakalım, diye sorar.
Adamları derler ki;
– Meczup, şimdi de “Sen istedin de verdi. Sen istemeseydin vermezdi. Yoksa ağa da kim oluyor ki…” diyor, demişler…
***
Bu düşündürücü, ibretli öyküyü dinleyince, “acaba meczup o mu, yoksa ben miyim ?” dedim kendi kendime…
Yağmuru buluttan, meyveyi ağaçtan, hububatı topraktan beklemeye öylesine şartlanmışız ki…
Halbuki, bir tarafta sebeplerin akılsızlığı, şuursuzluğu var. Diğer tarafta neticelerin mucizevi mükemmelliği…
Şu bulut, canlılara acıyıp şefkat edemez. Bizim de Güneş’e, Ay’a, yağmura, sözümüz geçmez, gücümüz yetmez…
Bu akılsız ağaç, böylesine ilim, sanat, kapsamlı görüş gerektiren işleri yapamaz. Bir yaprağın düşmesi bile rastgeleliğe bırakılmamış. Yaprağın düşmesinde bile nice hikmetler var…
***
Aşık ne güzel demiş:
Dil ne bilir şekeri, şerbeti
Aldığın lezzeti baldan mı sandın?
Ne arı, ne ağaç verir nimeti
Elmayı, narı daldan mı sandın?
Her işinde sayısız rahmet ve hikmet yansımaları var. Şifa hazinesi olan balı, elmayı bize gönderen, sıkıntılar da göndereceğini, imtihan olacağımızı da semavi kitaplarında bildirmiş. Güle gülümseyip, imtihana surat asmak, mutsuz olmak, o halde neden?
***
Hayatın eğri büğrü akışı, Allah’ın bir kanunudur. EKG’ deki düz çizgi, ölüm alametidir. Hayatın EKG sinde iniş çıkışlar ise yaşadığımızın göstergesi. Neticede görülen hikmet ve intizam gösterir ki, Allah, düz çizgilerle de, eğri çizgilerle de, doğru yazılar yazar, doğru manalar nakşeder. İntizamın dairesi o kadar geniş ki, bazen bizim ufkumuzu aştığı için hikmetini kavrayamayız. Hayat, manalar kitabıdır. Her eğri büğrü nakış, büyük manayı yaşamak üzere gerçekleşir. Allah’ın adalet, hikmet, inayet ve rahmeti dışında başımıza hiçbir iş gelmez.
Her işinde inayet ve rahmet olan sonsuz adalet sahibinin, gönderdiği musibetler hikmetsiz olabilir mi?
Defter, kitap açık, imtihan olacağımız, Allah’ın ayetlerinde yer alıyor. Başarının da “ aktif sabır” ile mümkün olduğu zikredilerek.
Hücrelerimizden galaksilere varıncaya kadar, koca evreni yaratan ve her ânı sonsuz ilim ve kudretiyle gözeten, hiçbir şeyi ihmal etmeyen bir Rabbimiz var. O dilerse ve hikmeti gerektirirse, derdimize dermanı verir. Dilemezse hiçbir kimse derman olamaz.
Ağa da kim oluyor ki…?
***
Şartlar değişkendir. Hayatta bazen varlık, bazen darlık, bazen sağlık, bazen hastalık, bazen keder, bazen neşe hüküm sürer.
Değişken şartlarda değişmeyen tek şey; her gün ve her an bir imtihanımızın olduğudur.
Kabiliyet, imtihanda belli olur.
Bir yanıt bırakın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.