Bir şehrin tren istasyonundan, başka bir şehre doğru giden iki yolcu düşünelim..
Bir yolcu, yolculuk bittiğinde idam edilecek. Diğeri, çok büyük ödüllere kavuşacak.
İdam edilecek olan, ziyafetler, eğlenceler içinde yolculuk yapsa bile, aklı başında ise mutlu olabilir mi?
Diğeri sıkıntılar, çileler içinde, zincirlerle bağlı gitse bile, işin sonunu biliyorsa, mutsuz olur mu?
***
İnsan bir yolcudur…
Ruhlar âleminden gelen, anne rahminden, çocukluktan, gençlikten, ihtiyarlıktan, berzahtan, haşirden, sırattan, ebede doğru ilerleyen bir yolcu. Biz, bu iki yolcudan biriyiz
Ya, değerler üzerine kurulu yolculuğu seçeceğiz. Bizi güçlü kılan bu yolculuk, binbir zorlukla başa çıkmamıza destek olacak. Allah’ın lütfuyla, iki cihan saadetini netice verecek.
Ya da, Dünya sarhoşluğunu. Yani; “cool” olmanın, popüler olmanın, prestijli kartvizitin sis perdesini seçeceğiz. Paranın, şöhretin, makamın kölesi olmanın zilletini.
***
Bu girdaba düşenlerle ilgili binbir ibret tablosundan biri, pek çokları gibi beni de uzun uzun düşündürmüştü.
Yıllar önce, Amerikalı multi milyarder bu iş adamının biyografisi, kitapların, belgesellerin, filmlerin konusu olmuştu. Gençlik yıllarında kendi kullandığı özel uçağı ile rekorlar kırmış, Hollywood aktrisleri ile birliktelikler yaşamış ve nihayet ileri yaşlarda uyuşturucu batağına saplanmıştı. Ömür merdiveninin son basamaklarına yaklaştığında, başarılı bir gazeteci onunla röportaj yapma fırsatını yakaladı.
Yankılar uyandıran uzun röportajdaki şu soru dikkat çekici idi:
– Bu kadar renkli kişiliği ve çok büyük serveti olan biri olarak, mutlu musunuz?
Aldığı cevap tek kelime idi ve pişmanlık yüklüydü:
-H a y ı r …
***
Göz kamaştıran maddi imkânları vardı.
Yakışıklıydı.
Popülerdi.
Prestij sahibiydi.
Dünyasında refah vardı, ferah yoktu. Çünkü; gerçek zenginliğin parasal karşılığı hiçbir zaman olmamıştı
Paranın satın alamayacağı değerlerden mahrum birinin, huzur bulamayacağını çok geç fark etmişti
Çok paranın mutluluk getirmeyeceğini, sahip olduğu tek şey para olan birinin, dünyanın en fakir insanı olduğunu ,iş işten geçtikten sonra anlamıştı.
Hayatın ondan ne istediği hakikati ile, hayattan ne istediğine dair kendi gerçeği arasındaki ahengi bir türlü yakalayamamıştı.
Sürdürülebilir mutluluğu o da aramıştı. Yanlış adreslerde. Çıkmaz sokaklarda. Neon ışıklarıyla aydınlatılmış labirentlerde arayan ve bulamayan birçok insan gibi.
Aldanışlar uğruna nefes tüketmiş ve koca bir ömür harcamıştı. Elinde kocaman bir hayal kırıklığı kalmıştı. Mutluluğun; değerlerle yaşanmış bir ömrün yan ürünü olduğunu bir türlü anlamayan pek çok insan gibi.
***
Ömrünü değerleriyle yaşama gayreti ise, huzur verir. Bu gayretin hedefi ve beklentisi mutlu olmak değildir. Değerlerini inşa ve muhafaza ettiği ölçüde, saadet ışığı, kendiliğinden dünyasını kaplar.
“Dünya; zikirler içinde bir şenlik yeridir. Hayat; eğitim ve imtihandır. Ölüm; vazifeden paydos ve terhistir” inancı, hayatı hayatlandırır.
Vicdanının sesine uymanın ferahlığını yaşar. Hayırlı bir meşguliyette, karşısına çıkan zorlukların uhrevi meyvelerini düşünüp sabreder. Çile, meşakkat ve zahmet çekerken bile mutludur. Musibetler, musikinin nağmeleri gibi ulvi bir hüzün verir. Rahmet ve kudreti sonsuz olan Allah’a duyduğu güvenin huzurunu hisseder. Sorunlarında hadsiz çözüm ihtimali olduğu inancıyla gayret eder. Ümit ve şevkle hayata gülümser. Vicdanlı ve iyi bir insan olma sorumluluğuyla gayret eder. “Nasılsın”, denildiğinde, hayata bakışını tek kelimeyle özetler: “Gayretteyiz”.
Etki alanında olmayan çirkin ve olumsuz olaylara merak ve ilgi göstermez. Güzel görür, güzel düşünür.
Sonuç değil, süreç odaklıdır. Ödül değil, mücadele peşindedir. “Seferden sorumluyuz, zaferden değil”, der. Yılmaz ve savrulmaz. Hedefi istikâmetinde acele etmeden ve zaman kaybetmeden ilerler.
Bir yanıt bırakın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.