Görmeyi bilmeyen ve görmeyen, gözleri yaratabilir mi? – Prof. Dr. Ali ATA
Bir pinpon topundan daha büyük değil ve on milyonlarca elektrik bağlantısına sahip.
Ruhun dışa açılan penceresidir gözler. Kalbin aynasıdır.
Topladığımız bilgilerin %80’ini gözlerimizle sağlarız. Gözlerimiz yoğun karmaşıklık içindeki intizamlı bir yaratılış mucizesi.
İnsanın hayat yolculuğunun ana rahmindeki faslında, gözlerin nasıl inşa edildiğine dair görüntüler var. Hayranlık verici ve düşündürücü.
Bebek dünyaya geldiğinde yalnız ışıkları ve gölgeleri görür. Uzak görme hassasına sahiptir. Gözleri pek koordineli çalışma yapamaz. Doğumdan birkaç ay sonra iki göz birlikte çalışmaya başlar. Altı aylık olduğunda görmesi mükemmeldir. En iyi görme seviyesine sekiz yaşında ulaşır.
Çok küçük olmasına rağmen göz kasları vücudun öteki kaslarıyla kıyaslandığında en kuvvetlileridir. Bir günde görülmesi gereken şeyler üzerinde keskin bir odaklanma için ortalama yüzbin defa hareket ederler. İnsan aynı egzersizi bacak adalelerine yaptırmak isteseydi 80 km. yürümesi lâzımdı.
Göz yapısında yer alan tabakalar, mercekler ve kasların her biri, ilahi sanatın birer mucizesi;
– Işık demetlerinin uygun bir şekilde kırılarak görme işleminin başladığı yer olan kornea.
– Işığın ayarlı bir şekilde geçmesini sağlayan gözbebeği.
– İçi su dolu bir muhafaza olan ve çevresi çok küçük, kuvvetli, çalışkan kaslarla çevrili mercekler…
– Gözlerimizin arkasında, nesnelerden yansıyan elektromanyetik ışınımı yakalamak üzere tasarlanan, özel reseptörler hayranlık verici.
Her şey ışıkla başlar. Bu reseptörler bir miktar ışınım yakaladıklarında beyni bir sinyal bombardımanına tabi tutar. Ancak biz bütün elektromanyetik tayfın yalnızca bir bölümünü algılarız. Işık tayfının görebildiğimiz kadarı bütünün trilyonda onundan azdır.
Gözleri yaratan, en’âm suresinde buyuruyor;
“Gözler O’nu görmez. O gözleri görür. O Latiftir, her şeyden haberdardır”
Öyle ya; görmeyi bilmeyen ve görmeyen, gözleri yaratabilir mi hiç?
İnsan dikkatle düşünürse anlar ki; gözü yaratan, ışığı da yaratmış. Nihayetsiz muhteşem sanatlarını gözler önüne sermiş. Gözleri, ışığı ve gördüklerimizi yaratan; sonsuz bir ilim, nihayetsiz bir kudret sahibi olandır. Her şeyi görendir.
Her şeyi bilen, gören ve yaratan, her ânımızdan, her hâlimizden haberdardır.
***
Hiç Böyle Bir Hediye Aldınız Mı?
Bir arkadaşımız bize güzel bir fotoğraf makinesi hediye etse herhalde memnun olur, teşekkür ederdik. Bir uzman diyordu ki; “İnsan gözü dijital bir kamera olsaydı, 576 megapiksel olurdu. Piyasada bulabileceğimiz en gelişmiş 80 megapiksel DSLR kamera fiyatı günümüz piyasasında 34.000 dolar. İnsan gözünün ise 10 milyon farklı rengi ayırt edebildiği tahmin ediliyor.”
***
“Görme konusu” ise, daha tam manada anlaşılamamış. Araştırmaların, anlama gayretlerinin devam ettiği, muhteşem sırlar yumağı;
– En hassas optik cihazlarla kıyaslanamayacak mükemmel yapısı.
– Işık demetlerinin elektrik sinyallerine çevrilmesi.
– Göz merceklerinin özellikleri.
– Beyindeki görme merkezinde gerçekleşen hayret uyandıran süreç, ayrı kitaplar hacmini gerektirir.
Görme işleminin her dilimindeki olağanüstü yapı ve gerçekleşen hayranlık uyandıran işlemler uzun uzadıya incelenmeye ve üzerinde derinlemesine düşünmeye değer.
***
Müzede sergilenen paha biçilmez değerdeki tabloları görmüşüzdür. Tablo için gerekli malzemelerin tutarı bin lirayı geçmez. Değerine ise;paha biçilemez.
İşte insan da, basit maddelerden yapılan hayret ve hayranlık uyandıran esrarengiz bir sanat eseri. Madde itibariyle deryada bir zerre, evrende bir hiç olan insan, sanat itibariyle yeri göğü aşan özelliklere sahip kılınmış.
Mucizevi bir tasarıma sahip kılınan gözlerimiz, alın kemikleri ile elmacık kemikleri arasındaki boşluğa intizamla yerleştirilmiş. Böylece direkt vuruşlardan muhafaza edilmiş.
Bütün bunlara bakıp Yaratıcımızın lütuflarını görmemek bakarkörlük olmaz mı? Bu, çok garip bir nankörlük olmaz mı?.
***
“Göz Var, İzan Var”
İnsan duyu organlarını tanıdıkça ve düşündükçe alışkanlıklar perdesi aralanır. Hayranlık dolu bir yürekle Yaratıcısına yönelir. Evrendeki en önemli hakikatin farkına varır.
Atomlarla gözü yaratan kudretle, gökyüzünü yıldızlarla donatan kudret birdir.
Arı ve karıncayı hücrelerle yapan kudret, aynı kudrettir.
Bu sanatlı yapılış birden fazla sanatkarın müdahalesi ile olamaz. Farklı eller bu işlere karışamaz.
Mutfakta bile birden fazla insanın müdahalesi kargaşaya yol açar İşyerindeki bir çalışanın iki farklı amirinden aynı konuda emir alması, yetki karmaşasının sebep olur.
Her akleden kalp kati olarak bilir ki; şu görülen mevcudat birinindir, birine bakar ve bir elden çıkmıştır.
Kesinlikle kavrar ki; şu harika işlerin binden birinin tabiata, tesadüfe havalesi, bin derece imkansızdır.
Gözlerimizi yakından tanıdıkça ne kadar muhteşem mucizelerle donatıldığımızın daha iyi farkına varırız. Gizli ve açık her şeyi eksiksiz gören ve bilen âlemlerin Rabbi, şu büyük kâinat kitabını keşfetmek, okumak, tercüme etmek nimet ve sorumluluğunu insana vermiş. Bu âlemdeki sanat mucizelerinin sırlarını çözecek cihazlarla insanı donatmış.
“Göz var, izan var.” Göz görmek, akıl anlamak için. Aklın vazifesi göze yüklenirse hakikat perdelenir.
İncelikli ilim hikmet güzellik kudret dolu tasarımlar, bu mucizeleri görecek anlayacak fark edecek gönüller gerektirir..
Farkında olan bir gönül, teşekkür duyguları ile coşar. Gözlerini nefis hesabına değil, Allah’ın rızası dairesinde çalıştırmak niyet ve gayretiyle yaşar.
***
Anton Sendromunda Hasta Gördüğünü İnkar Eder
Bazı insanlar bakarkördür.
Bazıları, gerçekleri görmek ve bilmek istediğini söyler. Fakat görmemek için gözlerini kapar.
Bazıları da anton sendromunda olduğu gibidir.
Anton sendromunda hasta gördüğünü inkar eder. Geçici körlük yaşayan bu insanlar beyaz bir gömleğin rengi sorulduğunda, “mavi” derken, yalan söylememekte ve söylediklerinin doğru olduğuna içtenlikle inanmaktadırlar. Niyetleri kör değilmiş gibi davranmak değildir. Görüntü tamamıyla içerde üretilmektedir. Kör olduklarının farkında değildirler. Bir şeylerin ters gittiğini anlayana kadar epeyce eşyaya çarpmaları gerekir.
“Kör ve amaçsız bir kozmik düzen içinde şans üzere oluştuk!!!” yaklaşımı “anton sendromunu” çağrıştırmıyor mu size de?
***
***
***
Gözleri görmeyen bir yazar olan Helen Keller’in beni uzun uzun düşünmeye sevk eden, “Üç gün görebilseydim” başlıklı yazısını yeri gelmişken izninizle paylaşmak istiyorum;
Üç Gün Görebilseydim… / Helen Keller
Bazen kendi kendime, “Herkes senede bir iki gün de olsa görme ve işitme duygularından mahrum kalsa ne olur?” diye sorarım. O zaman insanlar sahip oldukları şeylere daha çok değer verirlerdi herhalde. Belki sessizlikte seslerin insana verdiği zevki daha iyi takdir ederlerdi.
Bazen tanıdıklarıma çevrelerinde neler gördüklerini soruyorum. Geçenlerde ormanda uzun bir gezintiden dönen arkadaşıma neler gördüğünü sormuştum. Bana verdiği cevap şu oldu: “Görülecek önemli bir şey yoktu…”
Ormanda bir saat dolaşmak ve bu süre içinde kayda değer bir şey görememek acaba mümkün olabilir mi? Ben kör olmama rağmen, sadece dokunma duyum sayesinde çok şey hissediyorum. Bir yaprağa dokunduğum zaman onun şeklini anlıyorum. Baharda tabiatın kış uykusundan uyandığının ilk işareti olan bir gonca bulmak için parmaklarımı dalların üstünde gezdiriyorum. Bazen elimi yavaşça bir ağaca dayadığım zaman, bu ağacın bir dalında öten kuşun nasıl titrediğini hisseder gibi oluyorum.
O esnada hissettiğim tüm bu şeyleri görebilmeyi bütün kalbimle arzu ediyorum. Sadece dokunma duyum bana bu kadar zevk verdiğine göre, bu güzellikleri bir de görebilseydim kim bilir neler hissederdim!
Birçok kez üç gün için görebilmem mümkün olsaydı, en çok neleri görmek isteyeceğimi düşünmüşümdür.
Birinci gün, bana yaptıkları iyilik ve yardımlarıyla hayatıma değer katan insanları görmek isterdim. Bir kimseyi görüyor olmanın insanda ne gibi hisler uyandırdığını bilmiyorum. Ben sadece parmaklarımı tanıdıklarımın yüzünde dolaştırarak onların yüzünün ana hatlarını tahmin ediyorum. Dokunma duyum sayesinde, insanın yüzüne şekil veren neşe ve keder gibi duyguları da hissedebiliyorum. Yakın arkadaşlarımı da sadece onlara dokunarak tanıyabiliyorum.
Gözü görenler için, bir kimsenin yüz ifadesini, bir adalesini veya elinin titremesini görerek onun başlıca özelliklerini belirlemek ne kadar kolaydır. Fakat acaba bu kişiler gözlerini, arkadaşlarının kalbini anlamak yolunda da kullanırlar mı? İnsanların çoğunun, arkadaşlarının yalnız yüzünün ana hatlarını şöyle bir hatırında tuttukları doğru değil midir? Siz, en iyi beş arkadaşınızın yüzünü detaylarıyla birlikte tarif edebilir misiniz?
Üç gün görebilseydim, kim bilir nelere şahit olurdum!
İlk gün en sevdiğim arkadaşlarımı eve çağırıp yüzlerine uzun uzun bakar ve ahlaklarının güzelliğini çehrelerinde okumaya çalışırdım. Daha sonra bakışlarımı yeni doğmuş bir çocuğun yüzünde gezdirir ve onun masum güzelliğinden bir hisse alırdım.
Öğleden sonra ormanda bir gezinti yapar ve tabiatın ilâhî güzelliklerini seyrederdim. Sonra o akşam güneşin batışının her zamankinden daha muhteşem olması için Allah’a yalvarırdım. O gece hiç şüphesiz gözlerimi hiç kapamazdım.
İkinci gün erkenden kalkar ve şafağı seyrederdim. Günün geri kalan kısmını, dünyayı seyretmek için kullanırdım. İnsanlığın kat ettiği terakkiyi görmek için de müzeleri ziyaret ederdim. Özellikle güzel sanatlar müzesini gezer ve sanat eserlerinde insanların ruhunu görmeye çalışırdım. Ama bilhassa zamanımın çoğunu tabiattaki sanat eserlerini incelemeye sarf ederdim hiç tereddüt etmeden çünkü onlar, ilahi sanatın en muhteşem ve taklit edilemez örnekleridir.
Üçüncü güne kavuşunca hiç kuşku yok yine sabahleyin erkenden kalkıp şafağı selamlardım. Sonra her gün işlerine giden insanları tetkik etmekle geçirirdim. Önce, sokağın kalabalık bir köşesinde durur ve gelip geçen insanların yüz ifadelerini okumaya çalışırdım. Herkesin neşeli olduğunu ve gülümsediğini görünce mutlu olur, herkesin yüzünden iradelerinin kuvvetini sezince sevinir, keder ifadesi görünce ise onlara karşı merhamet hissi duyardım.
Ardından şehrin ana caddelerini dolaşırdım. Herkesi ve her şeyi ayrı ayrı görmektense, renkleri ve şekilleri karmakarışık bir hayal tarzında görmeye çalışırdım. Giyilen elbiselerin sergilediği renk mucizesine hiç bıkmadan bakardım. Elbise modellerine bakmaktansa, renklerin sergilediği ahenge dikkat kesilirdim.
Ana caddeden ayrıldıktan sonra şehrin fakir mahallelerini, fabrikaları ve çocukların oynadığı parkları dolaşırdım. Etraftaki saadet veya sefalet ifadelerini görmek, çalışan ve yaşayan insanları daha iyi anlamak için gözlerimi dört açardım. Üçüncü günün geriye kalan son birkaç saatinde yapabileceğim çok önemli ve ciddi işler olmasına rağmen, ben yine gece yarısı muhtemelen uzayın sonsuzluğuna vurulur kalırdım.
Gayet doğal olarak, bu kısa üç gün boyunca yine her istediğimi görmüş olmazdım. Fakat hiç olmazsa görme duyumu tekrar kaybedince neleri kaçırmış olduğumu anlamış olurdum.
İnsan bir süre sonra kör olacağını bilse, herhalde geri kalan zamanını çok daha başka kullanırdı. Ama bir kez bu akıbeti yaşamış olanlar gözlerinden tam manasıyla faydalanmayı bilirler. Gördükleri her şey, kendilerince bambaşka bir değer kazanırdı. İşte o zaman hakikaten görmeyi öğrenmiş olurlar ve yepyeni bir güzellik dünyasının önlerine serildiğini anlarlardı.
Son olarak gözleri görmeyen ben, gören insanlara şunu tavsiye edeceğim: Ertesi gün sanki kör olacağınızı biliyormuşsunuz gibi kullanın gözlerinizi. Elbette diğer hislerinizi de ihmal etmeden… Seslerin musikisini, kuşların ötüş ve ahengini birazdan sağır olacakmışsınız gibi dikkatle dinleyin. Ertesi gün dokunma duyunuz elinizden alınacakmış gibi, eşyaya sevgiyle dokunun. Çiçekleri koklayın, yediklerinizin lezzetini damaklarınızda hissedin. Duyularınızdan mümkün olduğu kadar istifade edin. Allah’ın size bağışladığı nimetler sayesinde dünyanın güzelliğini fark etmeye çalışın.
Fakat ben yine de görmenin diğer duyulardan daha değerli olduğunu düşünüyorum.
Bir yanıt bırakın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.