Canlılığımızın devamı için binlerce denge gerekli.
Kıl payı şaşmayan bu dengeleri biz kurmadık.
Tiroid bezi gırtlak çıkıntımızın hemen altında, nefes borumuzun üzerinde. 20 gram ağırlığında.
Günlük hormon üretimi ise 1 miligramın, üçte biri kadar. Tiroid, ancak mikroskopla görülecek
kadar küçük bir parça az veya fazla hormon üretecek olsaydı; ablak suratlı, şişko, hantal, geri
zekalı ve hatta bazı hallerde yarı bitkisel hayatlı olurduk.
**
Yediklerimizi çok hızlı yaktığımız için sıskalıktan kurtulamazdık. Gözlerimiz patlak yapılı olur,
göz kapaklarımızı kapayamazdık. Titrek, sinirli bünyemizle psikiyatr tedavisi görmemiz
gerekebilirdi.
Kalbimiz o kadar hızlı atardı ki, nihayet dayanamaz ve ölebilirdik.
Tiroid de, diğer salgı bezlerimiz gibi, küçük bir kimya fabrikası. Kan dolaşımından aldığı
maddeleri birleştirerek bunlardan karmaşık yapılı hormonlar üretiyor. Tiroidin günlük iyot
ihtiyacı bir gramın beş binde biri kadar. Yani ancak mikroskopla görülebilecek bir miktar…
Çocukluk devresinde geri zekâlı veya sağlıklı olmak, ergenlik çağında dinç veya hastalıklı olmak
bu dengededir. Bu hassas dengeyi biz kurmuyoruz. Canlılığımızın devamı için gerekli olan,
bunun gibi daha binlerce denge unsuru var. Troid bezindeki bu hassas işleyiş; vücudumuzda,
Dünya’da, kâinatta kıl payı kadar şaşmadan çalışan dengelerden sadece biri.
Bütün bunlar gösteriyor ki; bizim bize olan şuur ve ilmimizin, Yaratıcımızın bize olan
nazar ve ilmine oranı incecik bir kıl kadar.
Unutmayalım ki; ömrümüzü sağlıklı ve dengeli sürdürebilmemiz için, tiroid bezimizin kimya
fabrikası gibi çok hassas hesaplarla çalıştırılması, bizim şuur ve irademizle değil.
Altından kalkamayacağımız sayısız ve hassas işlemler bizim omuzlarımıza bırakılmamış.
Bütün bunlar her şeyi bütün incelikleriyle bilen, hiçbir şey kendisinden gizlenmeyen, rahmeti
sonsuz, kudret ve hikmeti hadsiz, lütfu nihayetsiz olan Yaratıcımızın iradesiyle gerçekleşiyor.
Sayısız dengelerle, sınırsız cömertlik ve rahmetiyle bizleri yaşatan, buyuruyor:
Eğer üzerinizde Allah’ın ihsanı ve rahmeti olmasaydı, muhakkak zarara uğrayanlardan
olurdunuz.” ( 2/ 64)
Madem; her halimizi bilen, koruyan, gözeten, O’dur.
Madem; bizi yaratan, yaşatan ve hadsiz tehlikelerden koruyan O’dur.
Her ânımızı bilen, bildiğini bildiren O Zat’a , biz de O’nu tanımak, bilmek ve hürmetle
bildiğimizi bildirmek ile mukabele etmemiz gerekmez mi?
Şuurla, edeple, şükür ve hamd ile, O’na yönelmemiz gerekmez mi?
Bu hassas işleri omuzlarımıza yüklemeyen, rahmete muhtaç her mevcuda rahmet eden; gam ve
kederli gönüllere sevinç kapılarını açan, Rahman O’dur.
Ancak O’nun Rahmaniyet ve Rahimiyetinin farkına vardığımızda yaşama sevincini tam manada
hissedebiliriz.
İrademiz dışında işleyen muhteşem ve muazzam bu sistem örgüsünü yaratan Allah; dilediği
dertlinin, dilediği meşakkatlinin kurtarıcısıdır.
Her mazlumun, her “ah edenin” sığınağıdır.
Hezimete uğrayan, yardımsız kalanlara imdat edendir.
En küçük haksızlığı dahi göz ardı etmeyen, mutlak adaletinden başka korkulmaya değer başka
bir adalet bulunmayandır.
Bu harikulade işleyen sistem içinde yer alan binlerce dengeden her biri, vicdanı hür olan her
insana şu hakikati haykırıyor gibidir:
“Ey insan!
Sen kendini kendine malik (sahip) sayma; çünkü sen kendini idare edemezsin.
O yük ağırdır.
Kendi başına muhafaza edemezsin.
Belalardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin.
Öyle ise, beyhude ıstıraba düşüp zahmet çekme, mülk başkasınındır.
O Malik; hem Kadirdir, hem Rahimdir.
Kudretine istinad et, rahmetini ittiham etme.
Kederi bırak keyfini çek.
Zahmeti at, safayı bul.” ( Mektubat / 20. Mektup)
Bir yanıt bırakın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.