Gurup vaktinde bulutlardaki renk armonisini hayranlıkla seyrettiğimiz zamanlar olur. Güneş
dağlara bitişik görünür. Fakat herkes bilir ki, güneş ile dağlar arasında milyonlarca dünyanın
sığabileceği büyüklükte bir mesafe vardır. Üzerinde fazlaca kafa yormadığımız, yüzeysel
baktığımızda birbirinin aynı görünen pek çok kavramda olduğu gibi…
Gayret/hırs, cömertlik/israf, gıpta/haset, izzet/kibir gibi kavramlarda bu görülür. Birisi
zirveye, diğeri uçuruma götüren bu zıt kavramlar arasında ince bir çizgi vardır.
Gayret,
nerede hırsa dönüşür? Cömertlik, hangi sınırdan sonra israftır? Gıpta gelişme dinamiklerinden
biri olurken haset neden yakar ve yandırır?
Birbirine yakın gibi görünen bu kavramlar
arasında aslında dünyalar kadar mesafe vardır.
Dolunaylı bir gecede, ya ayın aydınlık yüzünde yaşarız mehtabı, ya da karanlık yüzünde.
İzzet ve vakar, aydınlığıyla ferahlatırken, gurur ve kibrin karanlığı karartır içimizi.
Gayretin doğrusu, asil ve dürüst bir duygu ile yapılan çalışmadır. Böylesi gayretli bir
çalışmada ölçülü olmak vardır. Kendini tanımak, hedeflerini belirlemek, tedbirli olmak ve
aceleci davranmamak vardır. Hedefe merhale merhale ulaşma şuuru ile mevcut potansiyelini
bütünüyle ortaya koyma çabası vardır.
Gayretli bir yönetici işinin fizibilitesini yapıp,
danışma sürecini tamamlayıp, hedef, plan, program ve kontrol sistemlerini kurup rotasını
belirledikten sonra hayırlısını dileyerek işine dört elle sarılır.
Sebeplere en güzel şekilde
başvurur. Sebeplere gereği gibi müracaat etmemenin yaratılış kanunlarına isyan olduğunun
idrakindedir. Lakin neticeyi sebeplerden değil, Allah’tan bilerek çalışır.
Hırs ise ölçü
tanımaz. Ölçüsüz arzularla eyleme geçilir. Sağlıklı değerler yavaş yavaş geri plana atılır.
Merdivenler beşer, onar aşılmaya çalışılır. Hırs sahibi ayaklarını unutur, kanatlara sahip
olduğunu sanır. Tıpkı İkarus gibi…
İkarus’un babası, balmumuyla birbirine tutturduğu teleklerden bir kanat yapar.
“Uçacağım
diye yorma kendini, alır götürür bu kanatlar seni ta yükseklere,” der çocuğuna. Çocuk süzüle
süzüle iyice yükselmeye başlar.
Uçtukça öyle gururlanmaktadır ki…
İkarus, giderek kendi
maharetiyle uçtuğuna inanmaya başlar. Yükseldikçe yükselir.
Bu arada kanatları tutan
balmumu erimeye başlar. Ve sonunda İkarus, düşüverir tepetaklak.
Haddini bilmeyen,
hırslı ve tepeden bakan her insanın düştüğü gibi…
İş hayatında insanı havalandırıp baş aşağı felaketlere atan birçok İkarus efsanesine şahit
olmuşuzdur.
Bu tür problemlerin temel sebebi, insanın kendini konumlama yanılgısıdır.
***
Kendini tanımak ve bilmekten mahrum bir insan, felaket yolculuğuna çıkar. Farkında
değildir kendisinin ve başına geleceklerin. Aynaya tahammül edemez, ya kırar ya uzaklaştırır.
Çevresindekilerin ona yönelttiği içbükey aynalardaki görüntüsünden hoşlanır. Kuvvetine ve
kıymetine bakamaz olur. Susadıkça deniz suyu içen adam gibidir. Israrla “Daha… Daha…”
der. Coşku ve tutkularını kontrol edemez. Dengeli ve ölçülü olamaz. Gemi azıya almış vahşi
at üzerindeki zavallı bir jokey gibidir. Duyguları onu yönetir. Daha doğrusu esir alır.
Övgü
açlığı içindedir. Başkalarının üstüne basarak yükselmek ister. Yalancı kanatlarla uçar.
Başkalarıyla değil de kendisiyle yarışabilse ve zincirlerini bir kırabilse, yeniden doğabilir,
yeniden insan olabilir belki…
Kibir ve hırs yönetince insanı, sınırsızlık ve ölçüsüzlük
şarampoller ve karambollerle dolu bir otobana çeker…
“Allah’ım Sen hakkımızda hayırlı olanı bilirsin, hayırlıysa nasip et,” diyemez
. Vicdanı
zaman zaman bir yol bulup sorar: “Nedir ruhumu taşlaştıran?”
Cevap, yoğun sisin ardındadır ve belirsizdir.
Çevresinde şayet gerçekten dost olan biri kalmışsa, fısıldar yavaşça:
– Hızlanan oyunun kurallarına dikkat et! Hız arttıkça görüş açısı sıfıra düşer. Bir zaman sonra hayat düz bir çizgiden ibaret olur. İnsan ruhuna hitap eden her şey o çizginin içinde kaybolur gider… O zaman, hayat yavaşlatılmalı. İnsan yavaşlamayı arzu ettiğinde ise, ne yazık ki frenlerinin tutmadığını geç fark eder.
***
Başarı merdivenini hırsla ve süratle çıkan birçok insan, merdivenin yanlış duvara dayalı
olduğunu anladığında iş işten geçmiştir çoğu zaman. Geriye dönüp baktığında, ıstırap ve
hüzün gözyaşlarıyla ıslanmış bir mazi görür. Yaşanmaya değenleri, yaşayamadığını anlar
anlamasına, ama çok geçtir.
Aklı sarhoş, ruhu serseri, kalbi geveze yapan bir atmosfer içinde, içimizdeki rota şaşar.
Farkına bile varmadan bizim gayretimiz de, her an hırsa dönüşebilir.
Biz de hırsa kapılabiliriz.
Eğeye bulaşmış ciğeri yalarken dilinden akan kanları farkına
varmadan yutan kedinin durumuna düşebiliriz.
Ya da kutup ayılarının…
Avcılar buzun içine jilet gibi keskin bir baltayı yerleştirir, üzerine kan dökermiş. Patron kâr,
kutup ayısı kan kokusunu iyi alırmış. Buz içindeki kan kokusuna gelen ayı buzu kan hatırına
yalarken balta dilini keser de farkında olmazmış. Dilinden akan kanı yutarmış. Ta ki postu
yere serene kadar.
Hırs yüzünden birçok insanın veya işletmenin postu yere sermesinde, bu tuzağın yansımaları
vardır. Duygularımızda, davranışlarımızda ayılaşma hissedince, akıbeti de düşünmek gerek.
Gayretle dağın zirvesine tırmanırken deveyi yardan uçuranın bir tutam ot olduğunu
unutmadan…
Dağın öte yamacındaki hırs uçurumlarının farkına varmakta geç kalmadan.
Zirveye ulaştığımızda hayat amacımızın dağın eteklerinde kalabileceğini hesaba
katarak…
Otokontroldeki bir anlık boşluk bize de ağır faturalar ödetebilir. Kıyamet
kopmadığına göre imtihan devam etmektedir.
Gayretin hırsa dönüştüğü sınır her insan
için farklıdır. Bu sınır yapılan işten çok işi yapan insanın vasıfları ile ilgilidir. Derede
boğulanlar olduğu gibi, deryayı ayağı ıslanmadan aşanlar da vardır.
Küçük bir bakkal
dükkânı işletirken hırsa kapılan, değerlerini ayaklar altına alanlar da vardır. Ölçülü, bilgili,
değerlerinden taviz vermeksizin gayretle çalışan, hırsına mağlup olmadan büyük işleri idare
eden becerikli insanlar da.
Önemli olan insanın kendini tanıması, vasıflarına, birikimine
uygun hedef ve rota belirlemesidir.
***
La Fontaine, “Öküze benzemek isteyen kurbağa” masalında kurbağanın çevresine çalım
atma ve öküz gibi kocaman bir cüsseye sahip olabileceğini gösterme hırsıyla şişindikçe
şişindiğini ve nasıl patladığını anlatır.
Üstünlük yarışına kapılıp şişindiğimiz takdirde
manen ve maddeten patlamaya namzetiz demektir.
Her birimiz için değişken olan gayretin
hırsa dönüştüğü tehlike sınırını aynaya tahammülümüz nispetinde anlayabiliriz ancak.
Güngörmüş, tecrübeli bir iş adamı, samimi bir ortamda yılların sanayicisi olan arkadaşına
şöyle demişti:
– Çok hırsa kapıldın, rota şaştı, sonu iflas oldu.
Sanayici şöyle cevap vermişti:
-Abi sen bu sözü bize birkaç yıl önce söyleyecektin. Her şey olup bittikten sonra değil.
Yaşlı adam, sanayicinin ceketinin yakasından tutarak hafifçe sarstı ve şöyle dedi:
-Sen o zaman şu ceketinin rengini göremeyecek kadar sarhoştun.
İnsanı tahrip eden olumsuz duyguların sarhoşluğu, vicdani şuurun belirlediği içimizdeki
rotanın sesini bastırır, etkisizleştirir.
Her an ve her adımda dikkat gerek.
Bir yanıt bırakın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.