Alçakgönüllü olmadıkça, sahici hizmet verilemez.Başarılı olmadıkça gerçekten alçakgönüllü olunamaz.
Ümit dolu olmak işletme başarısı için gerekli, ancak yeterli değil. Yolculuğun daha ilk basamağında karşımıza çıkan ümitsizlik düşmanını bertaraf etmekle işler bitmiyor. İkinci düşman sıradadır: Üstünlük kompleksi İnsanın iç dünyasında ve ilişkilerinde tahrip edici rolü olan bu sorun, kibir ve gurur olarak kendini gösterir. Megalomani ve narsisizme kadar uzanır. Bu düşmanın esiri olanların bazı ortak özellikleri:
- Eleştiriye tahammül edemez fakat başkalarını eleştirmeden yaşayamaz. Sürekli ateş eder.
- Övgü açlığı içindedir.
- Makam veya para gücüne sahip olduğunda kararları adaletten uzak ve acımasızdır. Zalimdir.
- Eziklik duygusundan yansıyan agresif ve saçma davranışlar gösterir.
- Kötülükleri kendine hiç yakıştırmaz ve hep başkasında arar.
- İddialaşır.
Üstünlük eğilimi marazi bir hal aldığında, hayatın her safhasında verdiği zarar hesap edilemeyecek kadar büyüktür. Bir kere, insanın kendi hayatındaki gelişmesini ve sürdürülebilir mutluluğunu engeller. Maddi ve manevi faydalardan, iyiliklerden kendini mahrum eder. Kişi sağlıklı iletişim ve ilişkiler kuramaz. Yetki sahibi olduğu kurum veya işletmeye faydasından çok zararı olur. Böyle biri etki alanındaki insanlarda psikolojik hasarlara yol açar. “Ne kendi etti rahat, ne âlemde bıraktı huzur, yıkılıp gitti cihandan, dayansın ehli kubur” dedirtir. İnsanlık tarihi, üstün insan yanılgısının yalnızlaştırıcı ve alçaltıcı etkisini anlatan sayısız olayla doludur.
***
Bir pencere düşünün ki, biz diğer insanları, diğer insanlar da bizi o pencereden seyrediyor. Şayet boyumuz pencereden yüksekse, eğilip öyle seyrederiz çevremizi. Boyumuz kısa ise parmaklarımızın üzerinde yükselir, şöyle bir kasılır ve öyle bakarız diğer insancıklara!.. Yetersizlik ve aşağılık kompleksi içindeki birçok kibir abidesi insan gibiysek, tıpkı boyu pencereye yetişmeyen insanlara benzeriz. Üstün insan kasıntısıyla bakarız hayata, ötekileştirdiklerimize… Ve hayat bizi yorar, yıpratır, yalnızlaştırır. İmkân ve kabiliyetin Allah’ın bir lütfu olduğunun farkında olan biri ise yükseldiği ölçüde tevazuu artar. “Dünyayı döndüren, atmosfer çatısı ile, manyetik kalkanla ve binbir dengeyle canlıları koruyan, arıyla bal gönderen, ipek böceği ile ipeği giydiren bana da bu yetenekleri vermiş,” der. Farkındalığı arttıkça şükrü artar. Alçakgönüllü bir insan olur. Yetenekleri övüldüğünde, “Lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim,” diye düşünür. Övgü ve iltifatların tuzağına, kibir ve gurura düşmez. Zaten kendini bilen bir insan, aklı başında olduğu müddetçe kibir tuzağından uzaktır. İnsan ya ilimle kendini tanıma yolculuğu yapar, ki bu en selametlisidir, ya da musibetlerin ikazlarıyla… Bazı şokların ayıltıcı etkisini anlatan sayısız olay vardır. İnsanın gözündeki perdenin bir anda nasıl kalktığının paylaşıldığı tecrübelerde, kitaplarda konu edilen anılarda bunu görürüz. Musibetin her zaman şer olmadığını anlarız. Bazen birinin başına bir kaza veya ciddi bir hastalık gelir. Bir yakını ölür. Ancak o zaman iç dünyasında samimi bir muhasebe yapar. Hayatındaki gereksiz ve manasız olan koşuşturmaların farkına varır. Hayatın gayesinden uzakta olduğunu hisseder, düşünür. Bir arayışa girer ve bu uyanış vesilesi olur bazen. Kendini tanıdığı nispette, kibir tuzağından kurtulmanın adımlarını atar.
***
Mütevazı bir insan, “Rastladığım her insan bazı yönleriyle benden üstün olabilir ve ben de onlardan bir şeyler öğrenebilirim,” diye düşünür ve kazançlı çıkar. Başkalarından değil, dünkü halinden üstün olmaya çalışır. Zayıf ve güçlü yanlarını bilir.
***
Kendini bilenler, büyüklüğün kendi içlerinde olmadığı, kendilerinden kaynaklanmadığı, yalnızca iyiliklere vesile oldukları duygusunu taşırlar. İnsanın zirvede olması bu duyguyu değiştirmez.
Newton, “Dünyanın beni nasıl gördüğünü bilmiyorum. Ancak ben kendimi büyük hakikat okyanusu karşımda, keşfedilmemiş halde durmaktayken sahilde oyun oynayan, kendi kendine eğlenen, nispeten daha düzgün bir çakıl taşı ya da hoş gözüken bir istiridye kabuğu bulan bir çocukmuşum gibi görüyorum,” diyordu.
***
Yurt dışındaki bir üniversitede bulunan bir arkadaşım, doktora çalışması esnasındaki bir anısını paylaşmıştı. Bölüm dekanı olan bayan profesör mesai saatinden önce okula geliyor ve tuvaletleri temizliyormuş. Merak etmiş ve sebebini öğrenmiş. Dekan, “hizmetkâr liderlik” anlayışını benimsiyormuş. Bazı duygularının eğitimi için bu şekilde davranıyormuş…. Düşündürücü bu hatıra, bir sözü hatırıma getirdi: “Alçakgönüllü olmadıkça gerçekten hizmet verilemez. Başarılı olmadıkça gerçekten alçakgönüllü olunamaz.”
***
Böyle güzel anıların yanı sıra, kendini bilmez insanların hayatı zehir eden davranışları da eksik olmuyor. Üstünlük hezeyanı taşıyan insanların kısa vadeli çıkarlar peşinde koşarken nasıl kendilerine ve topluma uzun vadeli zararlar verdiklerine çoğumuz şahit olmuşuzdur. Bencil insanların ortak özelliklerinden biri de empati yapamamaktır. Buğulu pencerelerinden bakarlar dünyaya. Daha ziyade, camdaki kendi yansımalarını görürler. Adil olamazlar. Megalomaniye ve zulme yatkınlıkları yüzünden işbirlikleri başarısız veya etkisiz olur. Ortaklıklar yürümez. Hatta yıllarca birlikte çalıştıkları ortaklarının hissesini ödememek için, “Zaten ortak değildik” diyebilirler rahatlıkla. Menfaat çatışmasında adalet rafta kalır. Terazilerinin ibresi daima onlardan yanadır. Her şeyi menfaat cetveliyle ölçerler. Sinerji oluşturamayan birlikteliklerinin gelişmeleri kısa ömürlüdür. İlber Ortaylı bir konuşmasında önemli bir tespitini paylaşmıştı: “Basit insanların en önemli özellikleri, kendilerini geçecek insanlara tahammül edememeleri ve kıskanmalarıdır. Bazıları da vazgeçilmez insan olmayı iş garantisi olarak görür. Bilgisizliğin üstün olması en korkunç hâkimiyettir.” Hocam haklı. Kendini tanımayan, bilmeyen, çıkarını her şeyin üstünde tutan, zeki fakat narsisist ve megaloman bir yapının hâkimiyeti, en korkunç hâkimiyettir.
Üstünlük meylinden doğan olumsuz duygular ve kıskançlık hedefi unutturmakta, rotayı şaşırtmakta, kabiliyet, enerji, zaman kaynaklarının israfına yol açmaktadır. Her şeyden önemlisi, insan değerleri çarçur edilmektedir. Kabiliyetli insanları kendisi için tehdit olarak algılayanlar, Bizans entrikalarıyla birilerinin ayağını kaydırmaya çalışır. Osmanlı devletinin son döneminde bir saray pehlivanından bahsedilir. Uzun yıllar saray başpehlivanı olarak kalmış. İleride kendisine rakip olabileceğinden endişe ettiği kabiliyetli genç pehlivanları nasıl sakatladığına dair öyküleri anlatılır.
***
Başkalarını engellemek için bütün gücünü harcayan bir kişi veya müessese, hedeflerine ulaşmak için faaliyete geçtiğinde kaynak ve enerji yetersizliği yaşar. Megaloman insanlar, korku kültürü içinde varlıklarını sürdürmeye çalışırlar. Liyakate değil sadakate önem verirler. Bu insanlara göre, sadakat ilkelere ve değerlere değil, lidere olmalıdır. Bu insan için, kuyruk sallayan köpeğinin sadakati ilke ve değerlerini vazgeçilmez gören çalışma arkadaşlarından daha kıymetlidir. Hayat prensibi sadece kendi menfaatidir. Bugün ak dediğine yarın kara demesindeki rahatlığı bu yüzdendir. “Ben öldükten sonra tufan gelse ne yazar” demesi bundandır. Adalet ve liyakate dayalı bir sistem kurmayı başaramayan işletmeler, ezici otoriteye sarılır. Korku kültürü saltanatını sürdürür. Tehdit soldurur, gelecek vaat eden ümit tomurcukları kurur. Kısa vadede iyi sonuç verse bile, uzun vadede felakete yol açan sorunların kaynağıdır. Korku kültürü, insanlığı mahveder.
***
Bu ortamda kök salan kötü duygulardan biri olan haset, çalışma ortamını yengeç sepetine dönüştürür. Bilge bir kişi şöyle diyordu: “İnsan, insana kendini adadıkça insandır. Bir balıkçı dostum, bana tuttuğu yengeçleri içine koyduğu sepetin kapağı olmasına gerek olmadığını söylemişti. Yengeçlerden biri yukarı tırmanmaya başlarsa, ikinci bir yengeç onun arkasından tırmanır ve onu aşağı doğru çekermiş. Bazı insanlar da yengeçler gibi…” Bu yapıdaki ortamlardan ve insanlardan uzak durmak ve kendimizi iyi korumak gerek.
***
Korku kültürü içindeki kurumlar sistemi tıkayarak bunalımlar ve krizler ortaya çıkmasına ister istemez zemin hazırlar. Hatalı iş yapma korkusu havaleciliğe sevk eder. Bu duygu, pek çok olumsuz duyguyu besler. Bunun vereceği zararlardan kurtulmanın çaresini bulamayan kurumlar, yatırımcısına, çalışanlarına hatta ülkesine ağır bedeller ödetir. En değerli çare, liyakat ve adaleti esas alan sistemin, kimseye ayrıcalık tanımamasıdır. “Allah’ın emir ve rızasını esas maksat yapmak” ölçüsü bunu gerektirir. Bu ölçüyü hayata taşımak, ancak adalet ve liyakat ile mümkündür.
***
Yardımcı olduğumuz insanların nankörlükleri karşısında, “İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir” diyebilen kazanır. Kişi kısa vadede zarar görse bile uzun vadede kazançlı çıkar. İşte bu inançla Anadolu’da ormanları dolaşıp meyve ağaçlarını aşılayan köylüler varmış. Belki, hâlâ vardır.
Bu insanlar soğuğa, yorgunluğa hiç aldırış etmeden, kışın sonunda torbalarını ya da zembillerini yüklenir, aşı kalemleri ve çakılarını ceplerine koyar, ormanlara dalarlarmış. Orada, kendi kendilerine yüklenmiş oldukları bu vazifeyi yerine getirmek için günlerce kalır, işleri bittikten sonra yine köylerine dönerlermiş…
Güzel elma diyarı Kuzey Anadolu’muzda bu ruhla yarının insanlarına hizmet eden temiz kalpli, cömert gönüllü köylülerimizin bulunması insanın içini açan, göğsünü kabartan bir fedakârlık örneğidir.
En küçük bir iyiliğin bile yazıldığı, unutulmadığı ve boşa gitmediği inancına sahip bu insanlar “İyilik yap denize at” demişler. İnsanlardan dünyevi hiçbir karşılık beklemeksizin, dünyayı bulduklarından daha güzel hale getirmek için gayret etmişler.
***
Bir taraftan sağlam değerler işletme bünyesinde kök salarken, yönetimin de sistem üzerinde yoğunlaşarak iş ortaklarının “vazgeçilmez insan psikolojisine” kapılmaması için gerekli tedbirleri alması gerekir. İşletme patronu veya yöneticisinin, yapay övgü ile geçinen insanları etrafından uzaklaştırması, kendisini koruması önemlidir. Aksi takdirde özgüven sarhoşluğundan kaynaklanan hatalar ortaya çıkar. Yanlışlara göz yummak mecburiyetinde kalınır.
***
Osmanlı padişahlarının tahta çıkma törenlerinde, medrese talebelerinin koro halinde, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” seslenişlerinin geleneksel hale gelmesinde, bu konunun önemine vurgu vardır.
.***
Aldatmadan ve aldanmadan, hırs, haset ve kibre kapılmadan, tevazu ve dürüstlükle çalışmak. Çevremizle dostluk köprülerini güçlendirmek. Düşmanlık ve nefrete prim vermemek. Sevgi çemberini geniş tutmak. Tebrik, teşekkür ve takdirlerimizi cömertçe ifade etmek…
Kısacası, saygı kültürünü tesis etmek. Bu ve benzeri değerleri işletmeye taşımak, gelişme yolunda önemli adımlar atmamızı sağlar. Hırs duygusunun, üstünlük yanılgısı ile birlikte hayattaki ve işletmelerdeki rolü çok daha tahrip edicidir.
***
Üstünlük meylinin insanlığın başına açtığı hadsiz belalara tarih şahittir. Hatta bazı tarihçiler, Osmanlı devletinin batıya karşı duyduğu üstünlük duygusunun getirdiği körleşmeyi gerileme sebepleri arasında zikreder. Üstünlük taslama hastalığının işletmelere ödettiği zararlar hiçbir istatistikte yer almaz fakat yaptığı tahribat akıl almaz büyüklüktedir. Yaşanmış, ibret verici bazı vakalar konunun boyutlarını daha iyi anlamayı sağlayacaktır.
BİR ARIZANIN ARKA PLANI
Bazı kayıpların ne istatistikte ne de vicdanda yeri vardır.
Binlerce kişiye istihdam sağlayan fabrikada çalışan bir ustabaşı vardı. Maharetli biriydi. Fabrikanın bir bölümündeki üç adet üretim bandının birinden sorumluydu. Gündüz mesaisi bitince ve fabrikadan ayrılıp evine gitmiş.
Gece vardiyasına gelenler üretim bandını bir türlü çalıştıramamışlar. Her şey normal görünüyormuş, ancak arıza, sorumlu mühendislerin bütün çalışmalarına rağmen giderilememiş. Sabaha kadar uğraşıp durmuşlar, kan ter içinde kalmışlar, fakat nafile. Sabah, gündüz vardiyasına ustabaşı geldiğinde perişan vaziyetteki mühendisleri görünce, “Hele durun, bir de ben bakayım,” demiş. Birkaç dakika içinde problemi bulmuş ve çözmüş. Üretim bandı tıkır tıkır çalışmaya başlamış. Mühendisler madara olmuş. Bizim ustabaşı omuzlarda… Fabrikanın gözdesi, vazgeçilmezi olmuş… Bu, olayın görünen çehresi… Madalyonun bir de arka yüzü var. *** Fabrikaya büyük maliyet ödeten bu arızanın arka planı ise çok farklıydı. Ustabaşının iş çıkışından birkaç dakika önce, kumanda panosunda akla hiç gelmeyecek bir arıza oluşturduğunu kimse bilmiyordu. Arızayı kısa zamanda bulan ve giderenin kim olduğunu ise duymayan kalmamıştı. Yıllar sonra bir içki masasında baklayı ağzından çıkarana kadar da kimse olayın bu yönünü bilememişti. “İki kişinin bildiği sır, sır olarak kalmaz” derler ya… Üstünlük hastalığına meyilli bir insan neler yapabiliyor neler.
Bu ibretlik olayın benzerinin binlercesi işletmelere neler kaybettiriyor. İnsan havsalasına sığmayacak kadar büyük … Bu tür olayların işletmelere ve ülke ekonomisine, insanlığa kaybettirdikleri ise rakamlara sığmaz.
TEVAZU VE OTORİTE DENGESİ
Her insan, kurduğu iletişim kadardır. İletişim ise anlam paylaşımıdır. Ortak dil gerektirir.
Ülkemizde ve yurt dışında birçok fabrikası olan bir şirketin patronu, tevazu hakkındaki bir tespitini paylaşmıştı. “Fabrika müdürünün seçiminde çok itinalı davranıyoruz, ancak zamanla şunu gördük: Müdür seçerken elbette dürüstlük, kabiliyet, çalışkanlık, bilgi, tecrübe vs. özellikleri taşıyor olmasına önem veriyoruz. Ancak tevazu yoksa ve üstünlük kompleksi varsa, o müdürlerle fabrika yönetim kadrosu arasında kaçınılmaz problemler yaşanıyor. Bu durum da verimliliği olumsuz etkiliyor. Kabiliyet Allah vergisidir ve alçakgönüllü olmayı gerektirir. Kabiliyet bir yöneticiyi zirveye taşıyabilir. Ancak karakter, kabiliyetten çok daha önemli.
Kötülüğün kaynağında kibir var. Kendini üstün görmek şeytana ait bir vasıf. Kendini tanımayan ve diğerlerini küçümseyen biri sağlıklı iletişim kuramıyor. Her insan gibi bir müdür de, kurduğu iletişim kadardır. İletişim ise anlam paylaşımıdır. Ortak dil gerektirir. Karşımızdakini ötekileştirmemek gerekir. Farklılıkları derinleştirmeyi değil, benzerliklere odaklanmayı gerektirir. Kibirli zaafı olan biri ise, tecrübe ile sabit ki, etkili iletişim kuramıyor. Bu tecrübelerden sonra, müdür seçiminde olmazsa olmaz bir kriter ekledik: ‘Müdürün tevazu ve otorite dengesini kurabilecek vasıfta olması…’ ” Tarih sayfalarını karıştırdığımızda, üstünlük kavgaları sonucu çıkan savaşlar, silinip giden devletler görürüz. İstikametli olan doğru yol, kendini hiç kimseden büyük görmemek. Kibirden uzak olmak… Aynı zamanda, hiç kimseyi firavunlaştıracak kadar yüceltmemek…
FUJİ DAĞI ETEKLERİNDE BİR YÖNETİCİ OKULU
Eğitime en fazla değer verenler, cehaletin ödettiği bedelin en fazla farkında olanlardır.
Kırk sene kadar önce bir belgesel izlemiştim. Japonya’daki bir iş okulunu anlatıyordu. Fuji Dağı’nın eteklerinde orta seviyede yönetici adayları için 3000 kişilik bir yönetici okuluydu bu. Yedi günlük eğitim süreci çok zorlayıcıydı. Her adaya yedi utanç kurdelesi takılıyor, eğitim başarısına göre her gün bir kurdeleden kurtuluyorlardı. İlk günkü eğitimde aşağılama, tahkir, temizlik işlerinde çalışma gibi ağır şartlarla imtihan ediliyorlardı. Öncelikli hedef, adayları kibir, üstünlük meyli gibi hastalıklardan arındırmaktı.Her gün farklı bir eğitim ve sınav vardı. Bir gün zorluklar karşısında yılmamak, başka bir gün özgüveni artırmak vs. Çok sıkı bir eğitimden geçiyorlardı.Şartlar o kadar ağırdı ki, daima kapıda birkaç ambulans hazır vaziyette bekliyordu. Zorlu eğitim sonunda, ancak utanç kurdelelerinden kurtulabilenler başarı sertifikasını alabiliyordu. Eğitime en fazla değer verenler, cehaletin ödettiği bedelin en fazla farkında olanlar…
***
“Bir sistemin kalitesi tepedeki kaliteye dayanır” diyor, TKY mimarlarından Prof. Deming. Tevazu, sadece çalışan işçilerden istenen bir değer değil. Bu değerin patron dahil herkes tarafından benimsenmesi hedefleniyor. Bir işletme için en büyük tehdit, yönetimin üstünlük hastalığına yakalanmasıdır.
.***
Ülkemizin büyük ölçekli işletmelerinden birinin patronu bu konuya dikkat çekmiş ve demişti ki: “İşletmeler için en muzır mahluklar, kendini tanımayan, yetersizlik sınırını bilmeyen, gelişmeye kapalı, kibir batağındaki üst yönetimlerdir, patronlardır.”
Bir yanıt bırakın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.