Baskıcı otoritenin
gayri meşru çocuğu olan
“evet efendim”ci yapı,
çöküş zeminini hazırlar.
“Evet efendim”ci anlayışın devlet felsefesi olduğu Stalin’in Rusya’sında, uzun yıllar boyunca hiç kimsenin gerçeği söylemesine izin verilmemiştir. Eski bir Sovyet anekdotu, muhasebeciye ihtiyacı olan bir fabrika yönetiminden bahseder. Onlarca aday müracaat eder. Her adaya aynı soru sorulur: “İki kere iki kaç eder?” Seçilen kişinin verdiği cevap ilginçtir.: “Kaç olmasını istersiniz, Yoldaş Müdür?”
***
Eski komünist ülkelerde insanların en çok korktuğu şey, yönetimin kendisinden işlerle ilgili bir karar vermesini talep etmesi idi. Böyle bir istekle karşılaşan kimse hata yapma korkusuyla adeta felce uğruyordu.
Yaratılışa uygun olmayan her sistem, er veya geç çöküşe mahkûm. Bu yüzden komünizm de çöktü.
***
Kısa ömürlü işletmelerde görüldüğü gibi, artan maddi güçle sağlam değerlerin gücü paralel ilerlemez. İşletme büyür, yönetim anlayışı cüce kalır. İşletme kârı yüksek olduğu dönemlerde bu husus problem olarak görülmez. Menfaat umanlar ve menfaat bulanlar, yönetimin egosunu şişirmeyi tercih eder. Yetersizlik sınırına yaklaştığını fark eden basiretli yönetimler, çözüm arayışına girer. Değişime ayak uyduracak bir rota belirler. İhtiyaçlara göre, işletme kulvarında gerekli değişiklikleri yapar. Saygı kültürü içindeki kılavuz değerlerin rehberliğindeki sistem, katılımı sağlamak ve iyileştirme önerilerini teşvik ile gelişme sağlayabilir.
***
Gücün sarhoşluğunu yaşayan “benmerkezci” yönetimler ise ekseriyetle alışkanlıklarından vazgeçmek istemez. Bu zaaf, işletme gücünü elinde bulunduranların otoriter uygulamalara gitmesini, yani istibdatı netice verir.
Burun kötü kokulara zamanla alışır. Dikta yönetim tarzı da zamanla yerleşebilir. İstibdat, hayatın bir parçası olarak kabul edilir. Birçok kurumda, sivil toplum örgütünde, ailelerde veya şahsi hayattaki sayısız olay buna örnektir.
***
Korku kültürünün hâkimiyetindeki bir işletme kısa vadede güç kazanabilir fakat, hatalar karşısında “neme lazım”cılık başlar. Kimisi saygıyı itaat etmek olarak görür. Kimisi rahatını kaybetmek istemez. Kimisi menfaatini putlaştırdığı için dalkavuklaşır. Patron yalnızlaşır… Her şeyin bir bedeli vardır. Ezici otoritenin bedeli de yalnızlıktır. Zafer sarhoşluğu, alkolün verdiği sarhoşluktan daha kötü çarpar. Tecrübeler göstermektedir ki, zaferi hazmetmek, mağlubiyeti hazmetmekten daha zordur.
***
Zihin kontrolünü kaybetmiş veya aklını ipotek vermiş olanlar “Gözlerimi kaparım, maaşıma bakarım” der ve mazeretlere sığınır. İnsan olduğunu unutur. Gönüllü gayret yok olur çünkü mevcut yapıda iyileştirme önerisi getirmek değil, şov yapmak iltifat görür. İlke ve değerlerin rotası değil dümencilik revaçtadır. İşletmedeki otoritenin firavunluğu karşısında baş eğmeyenlerin başının gittiğini görenler ya köleleşir veya işletmeden uzaklaşır. Patronun egosu beslendikçe, gücün verdiği zafer sarhoşluğu artar. Yönetim, “Parayı veren, düdüğü çalar” havasındadır. Bu atmosfer içerisindeki yönetimin, hata yapmaz “mabut” fantezisinden kendini kurtarması çok zordur. Bu anlayış, işletmelerin gelişme yolunu kapatır. Baskıcı otoritenin gayri meşru çocuğu olan “evet efendim”ci yapı kısa vadeli çözümler getirebilir, ancak orta vadede çöküş zeminini hazırlar. İşletmeyi iflasa sürükler.
***
İşletmelerin bünyesinde idealleri ve vizyoner hedefleri olanlar da vardır. Kendini psikolojik yönden bağımsız ve gelişme içinde hissetmek isterler. Bu fertlerin çalışma arzusu en üst seviyede olur.
Baskıcı kontrol ve ezici otorite bu arzuları kırar. Psikolojik gelişmeyi erteler, şahsi gelişmeyi engeller. Tüm insanlık duygularının başlangıcında var olan ve soylu bir heyecandan doğan çiçekler solar. Bütün bu faktörleri göz önünde bulunduran işletme yönetimleri, insana insan gibi davranmak mecburiyetindedir.
Maslow’un, kendini gerçekleştirme ihtiyacını, ihtiyaçlar hiyerarşisinin tepe noktasına yerleştirmesi boşuna değil. Çünkü ancak kabiliyetlerini sonuna kadar kullanan bir insan kendini geliştirmenin, faydalı olmanın verdiği tatmini duyar, insan olmanın erdemini hisseder. Önce Allah’a, sonra kendine, sonra da sınanmış dostluklara güven duyar. Dengeli bir hayatın huzurunu yaşar. Bu olgunluk, bağımlılıktan kurtarır, samimi ve güvenli bağlılığı sağlar. Güvenli bağlılığı olmayan biri kritik konularda gerçeği yansıtan güvenilir rapor veremez. Sağlıklı bir organizasyon ise, güvenilir bilgiye ve itimat edilebilir raporlara dayanır.
***
Hayır işleriyle uğraşan bir vakıf başkanı bile olsa, ezici bir şahsiyete sahip olmak, başkalarına benmerkezci yaklaşımla zulmetmek fazilet eksikliğidir. Bu eksikliği gideremeyen fertlerin yönetimde söz sahibi olması çok büyük tahribat ve kan kaybına sebebiyet verir. Gayretli ve fedakâr birçok insanın, ekibin değil de şahısların nazara verilmesi neticesinde “vazgeçilmez insan psikolojisi”ne kapılması da mümkündür. Bu ruh haline sahip olanların, farkında olmadan dikta anlayışına meylettiği görülür. Pek çok değerli insanın zamanla diktatörleşmesi o şahısların zaafından ziyade neticeye zemin hazırlayanların basiretsizliği, “neme lazım”cılığı yüzündendir. Sağlıklı bir sistem üzerinde çalışma sorumluluğu olanların mazeret üretmelerindendir. Görevlerini yerine getirmemesindendir.
“Liderlik taslayan çocuk” psikolojisi, megaloman şahıslarda sıklıkla görülür. Onları büyük olarak tanımamak gerekir, aksi takdirde işletmenin geleceği olmaz. İstibdadın olduğu her yerde baskıcı ve dayatmacı fikirler, oldu bittici keyfi yaptırımlar hâkimdir. Halbuki imanlı fazilet baskı sebebi olmadığı gibi, istibdat sebebi de olamaz. Ezici, aşağılayıcı bencil davranışlar faziletsizliktir. Bu tarz davranışlarda bulunan bir insan ya ruh hastasıdır ya da hastalanmaya namzettir. Böylesine tahripkâr bir hastalığa yakalanmış olan bir insanın iç dünyasında ve çevresinde huzur kırıntılarına rastlamak mümkün değildir. Kendini, aile fertlerini, yönetici ise yönettiği insanların psikolojisini tahrip etmesi kaçınılmazdır. Bulunduğu ada, “son ada” olur.
Sağlıklı gelişme ve sağlam şahsiyet teşekkülünü farkında olmaksızın zehirlemesi kaçınılmazdır. Halbuki tevazu, büyüklüğün şanındandır. Kur’an istibdadı kaldırmak için gönderilmiştir. Putların, insanların, kötü alışkanlıkların diktası son bulsun diye gönderilmiştir. Asr-ı Saadet buna şahittir. İbn Haldun’un “tahakküm” diye tanımladığı yapılarda emanet ehline teslim edilmez ve performans doğru değerlenmez.
***
Korku kültürü korkuyu besler, “mış gibi yaşama” neticesini verir. Niyetin duruluğu, bilgi, beceri ve sorumluluk geri plana atılır. İnsanlar, üstlerinin fikirleri ve kararları hakkında şüpheleri olduğu izlenimini uyandırabilecek sorular sormaktan korkar. İş, bir politika oyununa dönüşür. Her yerde ve her biçimdeki korku kültürü, sekteye uğramış performansa ve yönetime yanlış bilgiler sunulmasına yol açar. Çözüm, yönetimin evrensel değerlere uygun davranması ve ekseriyetin benimseyeceği bir atmosferin var olmasıdır. Eğitime gereken önemin verilmesidir. Saygı kültürünün, doğruluğun, çalışkanlığın, çevreciliğin benimsenmesi, israfın önlenmesi, intizam, helal kazanç, hakkaniyet vb. değerlerin işletme kültürü haline gelmesidir. İyileştirme önerilerinin teşvik edildiği, ödüllendirildiği, katılımın sağlandığı bir sistemin kurulmasıdır. İnsan fıtratına uygun değerlerin akıl ve kalplerde yerleşmesi için gerekli eğitimlerin sürekliliğinin sağlanması ve benimsenmesi için gerekenlerin yapılmasıdır. Sistemin temelinde, adalet ve liyakatin olmasıdır. Kendini hiç kimseden büyük görmeyen ve hiç kimseyi “vazgeçilmez insan” olarak yüceltmeyen bir anlayışın esas alınmasıdır. “Hakk’ın hatırı yücedir. Hiçbir hatıra feda etmemek gerektir Kimin hatırı kırılırsa kırılsın, yalnız Hak sağ olsun.” “Ölümsüz hakikatler geçici şahıslar üzerine bina edilmez, edilse hakikate zulümdür.” Önemli olan bu düsturlarının hayata taşınmasıdır. Bu prensiplerdeki ölçü ve değerleri sistemin vazgeçilmezi gören bir anlayışın hâkim olmasıdır.
***
İşletmenin hangi kademesinde olursa olsun, sorumluluk sahibi bir insan büyüklerine hürmette kusur etmez fakat yalnız büyük olan Allah’a boyun eğmesi gerektiğini aklından çıkarmaz. Değerlerine uygun davranır. sağlıklı değerlerin ve ilkelerin ışığında, kendi zekâsını kullanır. Kendi kazmasıyla kendi yolunu açmayı öğrenir. Hayatı kendi gözleriyle görerek, işine yüreğini katar. Gelişmesi ve mensup olduğu kuruma hizmette bulunması bu yolla mümkün olur. Ancak müstebit kontrolün esas alındığı komünizm, faşizm ve bütün ezici otoritelerin insana baskı kurduğu toplumlarda insanlığa saygı gösterilmez. Sağlıklı beşeri ilişkiler ise, karşılıklı saygı üzerine kuruludur. İslam’ın mesajı medenidir. İlişkiler, kul ile efendi statüsünde değildir. Hüseyin Nail Kubalı’nın çok güzel dediği gibi: “Allah’a kul olduk kâlu belada Bu yolda verilmiş ikrarımız var
Üç günlük ömür için fani dünyada Kula kul olmamak kararımız var.”
Bu iradeyi ortaya koyabilecek olanlar, hürmet etmekle boyun eğmek arasındaki farkın idrakinde olanlardır.
***
İstibdadın hükmettiği “benmerkezci” yapıdan kurtulmak biz şuuruna ulaşmayı gerektirir. Bu da yoğun emek ve ciddi gayret gerektiren bir süreçtir “Biz şuuru” üzerinde ne kadar çok durulsa yeridir. Bu konu ile ilgili küçük bir parantez açarak mevzuya devam edeceğiz.
Bir yanıt bırakın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.