Yazan : Prof. Dr. İbrahim Özbek
Sevili yeğenim, bu güzel bir soru, ancak benim için asıl sorulması gereken “Neden Allah’a inanmayayım ki? ” olmalı. Açıklayayım…
İlkokul mezunu bir anne ve üçüncü sınıftan terk bir babanın dördüncü çocuğu olarak 1962 yılında iki odalı bir gecekonduda dünyaya gelmişim. Onlar Akseki’nin bir dağ köyünde, dinin öğrenilmesinin yasak olduğu bir devirde yetişmişlerdi. Kendi anne ve babalarından görüp öğrendikleri kadarıyla dini yaşamaya çalıştılar. Beş vakit namazı, teheccüt namazını, Ramazan orucunu hiç terk etmediler. Annem 65 yaşında Kuran okumayı öğrendi. Babam kıt kanaat geçinen küçük esnaf idi. Çok parası olmadı ama olduğu zamanlar ise haram diye bankaya vadeli olarak para yatırmadı. Dört erkek evladını üniversitede okuttu. En küçüğümüz olan kız kardeşimi ise kız meslek lisesinde okuttu. Antalya’nın soğuk kış gecelerinde bile babam sabah namazına camiye giderken, annem sobalı olan bizim yattığımız odanınkapı önündeki boşlukta sabah namazını kılardı. O sessizlikte namazda iken hafif bir sesle söylediği Allahu Ekber’ler, Eşhedüenlê ilâhe illallah’lar kulaklarımızda yankılanırdı. Ama o odada yatan 3-4 kardeşten kalkıp da namaz kılan olmazdı. Annem ve babam bize dini anlatmadı, aklımızı doyuracak şekilde Kuran ve Sünnete tabii olmamız gerektiğini ifade etmediler, edemediler. Çünkü kendilerinin de o konuda pek malumatları yoktu. Tatlılıkla “haydi oğlum namazını kıl, geçmesin” derlerdi ama neden namaz kılmam gerektiğini anlatmazlardı. Ancak, vicdanen duymuş oldukları o hakikatlere çok sağlam bağlanmışlardı.
Ramazan ayı geldiğinde biz de beş vakit namaz kılmaya başlar orucumuzu tam tutardık. Hatta 9-10 yaşlarımızdan itibaren Antalya’nın o yaz sıcaklarında bile orucumuzu tam tutardık. Ramazan bitince beş vakit namazı bırakır sadece Cum’a namazlarını kılmaya devam ederdik. Çocukluktan beri taklidi de olsa Allah’a inanan biriyim ama bu inanç beni benden beklenen hareketleri sergilememe yetmiyordu. Allah’ı bilmek demek O’nun varlığını bilmenin ötesinde bir şeydi. Bir televizyon cihazından beklenen görüntü ve sesleri düzgün bir şekilde aktarabilmesidir. Bu ise 220 Volt bir enerji ile mümkün olur. Voltaj 170-180 lere düşerse o cihaz çalışmaz. Kendinden beklenen görevleri yerine getiremez. Bu takdirde elektrik yok denemez, vardır ama TV’den beklenen faydaları gösterecek seviyede değildir. Bu cihazın içine elimizi sokarsak çarpılırız ve ölümcül de olabilir. Benim içimdeki iman enerjisi demek ki bana beş vakit namaz kıldıracak sevide değilmiş.
*
Sevgili yeğenim! Çölde seyahat eden bir kişi düşün ki yolda kendisine lazım olan su, yiyecek, silah gibi ne varsa devesine yüklemiş giderken yorulup bir ağacın altında dinleniyor. O esnada devesi bir şeyden ürküyor ve bağlı olduğu yerden ipini koparıp kaçıyor. Kovalıyor ama nafile. Yakalayamıyor. Yorgun argın yine o ağacın altındaki gölgeliğe sığınıyor. Yorgunluk ve çaresizlik içerisinde iken uyuya kalıyor. Bir süre sonra gözlerini açtığı anda çevresine bakıyor ki ağacın etrafına öyle bir sofra kurulmuş ki binlerce çeşit taptaze yiyecekler ve buz gibi soğuk içecekler, helvalar, börekler, tatlılar. Çevresine bakar ama hiç kimseyi göremez. Böyle bir kişi bu durumda nasıl davranır? Hiçbir şey yokmuş gibi yiyeceklerden yemeye mi başlar? Yoksa bu sofrayı kendisine kuranı merak edip araştırır mı? Bizler işte o yolcuyuz. Anne karnından çıkar çıkmaz gözümüzü bir açtık ki şefkat ve merhameti ile bizim etrafımızda pervane olan anne ve babamız. Annemizin süt musluklarından tam bizim ihtiyacımıza göre hazır süt. Atmosfer ile korunan bir yerküre. Yerçekimi ile yere sabit basabilme, evler, binalar yapabilme. Göz merceklerimizi bozmayacak şekilde dalga boyuna sahip ışık ile etrafımızdaki olan biteni, rengarenk olan güzellikleri görebilme. Daha neler neler. Bunları bizim için hazırlayanı düşünüp ona karşı içimizde bir sevgi beslemez miyiz? Onu tanımayı merak etmez miyiz?
Diğer türlü olursa, yani hiç bunları düşünmeden hemen yeme ve içmeye dalsak akıldan, şuurdan mahrum olan hayvanlar mertebesine düşmez mi insan? İnsan olan bir insan kendisine cömertçe bu kadar ikramlar yapan zatı sevmez mi, elbette sever. İşte kendisini tanıttırmak, sevdirmek için her şeyi bizim emrimize amade kılan bir Zat olması gerekmiyor mu?
*
Benim bu konuda avantajım ise hem ortaokulda hem de lise de iken birer sene de olsa aklıma, gönlüme ruhuma hitap edecek şekilde Risale-i Nur talebesi olan din dersi hocalarımın olması idi. Onların derslerde anlattıkları şeyler tam da ruhumun ihtiyacı olan şeylerdi. Derste öğrendiğim şeyleri eve gelince hararetli bir şekilde kız kardeşime anlatırdım. Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a taşınınca Risale-i Nurlarla daha yakından tanışmış oldum. Bir de bölümüm metalurji ve malzeme mühendisliği olunca malzemenin yapısı ve inceliklerine vakıf olmam beni hepten inanca yaklaştırdı.
“Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?” suali beynimde silinmez izler bıraktı. Evet, bu düzen bu intizam varsa bunu tanzim eden bir kudret olmalıydı.
*
Yetişkin bir insanın vücudunda yaklaşık 60 trilyon hücre olduğu biliniyor. Hücre odacık demektir. Demek ki vücudumuz aslında 60 trilyon canlı odadan oluşan muhteşem bir saray hükmündedir. Öyle bir saray ki bu odaların her birinde sanki bir bebek var ve bu bebeklerin hayatının devamı için temiz hava ve gıda gerekiyor. Çıkan pis hava ve dışkıların bu hücreden uzaklaştırılması gerekiyor. Oda sıcaklığının sürekli 36,5-37 derece arasında olması lazım. Oda içerisinde anarşi oluşturup bebeğin canına kastedecek zararlılara karşı askeri koruma gerekiyor. Tüm bunlar 60 trilyon bebeğin hepsi için olmazsa olmaz. Küçücük bir otelde bile otel müşterilerinin tüm ihtiyaçlarının düzenli olarak karşılanması için bir müdür şart iken, binlerce odası olan bir sarayda tüm bu hizmetleri tek elden gördürüp organize edecek bir yetkilinin olmaması mümkün müdür? O sarayda birkaç tane tam yetkili müdür olsaydı onların idare ettiği personel, bazı odalara hizmet vermeyip bazı odalara da çift çift hizmet vermez mi? Bunun sonucunda bazı odalardaki bebekler bakımsızlıktan ölmez mi? Demek ki bir otelde bile tüm işler bir el tarafından idare edilmelidir. Ya peki 60 trilyon odalı bir insan vücudunun hayatiyetinin devamı için tek bir kudret tarafından idare edilmesi gerekmez mi?Ya varlığı birbirine bağlı olan diğer milyarlarca insan ve trilyonlarca diğer canlıların vücudunun idaresi?
*
Ekolojik denge deyip olayı basitleştiriyoruz. Kâinatta var olan tüm varlıkların varlığı birbiriyle ilintili. Rüzgârlar; havanın temizlenmesinde, bitkilerin aşılanmasında, bulutların, tohumların taşınmasında görev yapıyor. Ağaçlar; havadaki oksijen miktarının dengelenmesinde, havadaki tozların süzülmesinde, bir takım canlılara yaşam mekânı olmasında, toprağın erozyonunun önlenmesinde, meyveleri ile de gıda kaynağı olarak görev yapıyorlar.
Dünyamızın %67’si sudur. Yanıcı olan hidrojen ile yakıcı olan oksijenin birleşmesi ile meydana gelen su; bitkilerin, hayvanların ve insanların hayatının devamı için olmazsa olmaz bir unsurdur. Birçok maddeyi çözerek onların canlı vücuduna girmesine sebep olur.
Daha sayılamayacak kadar çok görevi var. Yerçekimi kanunu, dünya yüzeyindeki tüm varlıkların yüzeyde kalıp atmosfere uçup gitmesini engeller ve tüm yaşam onun üzerine bina edilir.
Atmosferdeki ozon tabakası, zararlı ışınları süzerek yeryüzündeki yaşamın devamlılığını sağlar. Atmosfere giren göktaşlarının yeryüzüne ulaşmadan yanıp kül olmasını atmosfer sağlıyor.
Mikroskobik varlıklar olan algler yani su yosunları; dünyadaki oksijen ihtiyacının %90’ını sağlayabilme kapasitesine sahipler. Bu algler; su, sudaki karbon dioksit ve ışıkla birleşerek oksijen ve karbonhidrat yani gıda üretirler. Su yüzeyinin bin metre aşağısında, karlı ve buzlu alanlarda bile yaşayabilen bu varlıklar çok önemli görevler üstleniyorlar.
Kâinattaki hangi varlığa baksak kendi varlığının üzerinde dağlar kadar görevler üstlendiklerini görürüz. Ne rüzgârlar, ne ağaçlar, ne su, ne yerçekimi kanunu, ne ozon tabakası, ne de algler akıllı ve şuurlu varlıklar değildir. Ama onların davranışlarının sonuçlarına bakarsak şuurlu davranış olduğu kesindir. Şuursuz varlıklar nasıl şuurlu davranış sergileyebilirler ki! Demek ki bu varlıklar robotlar gibi ne yaptıklarını ne işlediklerini bilmeyen akılsız şuursuz varlıklardır. Öyleyse bunları idare eden, çalıştıran kudret kimdir?
*
Elimize 64 gram bakır parçası alsak; sert, ışık geçirmeyen, parlak olmayan, kırmızımtırak renkte bir madde olduğunu görürüz. Ancak onu oluşturan atomları elektron mikroskopları ile görecek şekilde bakarsak Avagardro sayısınca yani 6 sayısının sağına 23 tane sıfır koyarak elde edilen sayı kadar atomdan oluştuğunu görürüz. Şu an matematikte bu adar büyük sayıyı kelimelerle ifade etmek mümkün değil. “6 çarpı on üzeri 23” diye ifade edebiliyoruz. Bu atomlar, bir çorba gibi karmakarışık bir şekilde dağılmamıştır. Son derece düzenli bir şekilde yer almışlardır. Bir kesme şeker paketini düşünün, içindeki şeker taneleri nasıl bir düzen içinde, aralarında boşluk olmaksızın bir kutu içerisinde bulunuyorsa, bakır atomları da öyle bir düzen içinde yer alarak o metali oluşturmuştur. Atomlar her bir kesme şekerin 8 köşesinde ve kesme şekerin tam ortasında yerleşmiş olarak bulunur. Fındık kadar bir bakır parçasında bulunan bu okunamayacak kadar çok olan atomlar askeri bir düzen ve intizam içerisinde yerleşirler. Bünyesindeki elektron ve protonların yerleşimi sayesinde elektriği iletebiliyor, eğip bükerek şekillendirilebiliyor, ergitilip döküm yapılarak istenen şekil verilebiliyor. Daha askerlik yapmadın. O gün geldiğinde yaşayarak öğreneceksin ki eğitimli insanların bile tabur nizamı denen herkesin belirli bir düzene göre sıralandığı o yerleşim düzenini oluşturabilmek bile haftalar alacaktır. Birlik komutanı haftalar sonra askerleri istirahat için dağıtıp bir düdük sesiyle tabur nizamına girmelerini emrettiğinde yanılan çok kişiye şahit olacaksın. Şuurlu 70-80 kişiden oluşan o askeri birlik bu düzeni oluşturamaz iken, akılsız şuursuz atomlar nasıl böyle şuurlu bir davranış sergileyebilirler ki!
*
Bundan seneler önce dünyaya gözlerini açtığın günleri hatırlayamazsın. O zaman ne kadar zayıf bir varlıktın. Kendi ihtiyacını bile ifade edemiyordun. Sadece sen değil diğer insan ve hayvan yavruları da son derece zayıf ve bakıma muhtaçlar. Ya anne karnında iken hayata kavuşmaları ve canlı olarak doğabilmeleri ne kadar muhteşem bir şey. Hâlbuki anne, kendi içerisinde nasıl bir sistem var, o bebişin büyüme safhaları nelerdir bunları bilmekten çok uzak. Bir şey kime ait ise o şey hakkında tasarrufta bulunma, hükmetme o kişiye aittir. Mülk sahibi kendi mülkünde istediği gibi tasarruf edebilir. Beden anneye ait ama o bedende neler olup bitiyor anne bunların farkında bile değil. Hatta hamile olduğunu bile çok sonra öğrenebiliyor. O zaman o beden annenindir denebilir mi? Demek akıllı şuurlu varlık olan insan bile kendini bilmekten ve idare etmekten çok uzak. O zaman bize rağmen bizim vücudumuzu idare eden kim?
Dağlar, taşlar, denizler, algler, aslanlar, kaplanlar gibi tüm varlıklar yani tabiat mı? Yoksa bedenimizdeki atomlar, hücreler mi? Yani bilmeden şuursuzca kendi kendimizi mi idare ediyoruz. Yoksa yanardağ patlaması, rüzgârlar, yer çekimi kanunu, ışığın kırılma kanunu gibi sebepler mi?
Hayır hayır!
Bir sandalyeyi yapan usta sandalyenin dışında bir kudrettir.
Varlığı başkasına bağlı olanlar, varlıkları var eden olamaz.
*
KANUNLAR, NİÇİN HEP LEHİMİZE?
Sevgili yeğenim, şu kâinattaki var olan kanunlar niçin hep bizim lehimize? Yalnız bu kanunları dikkate almadan yaşarsak aleyhimize olacağını da unutmayalım. Bıçağın keskin olduğunu bilmemize rağmen elimize sürtersek elimiz kesilir. Ama onun bu özelliğini kullanarak sayısız faydalı işler yaparız. Bunun gibi, kâinattaki mevcut kanunlar hep bizim lehimize cereyan ediyor. Yerçekimi yani kütle çekim kanunu olmasaydı halimiz nice olurdu? Işığın yansıma ve kırılma kanunları, fotosentez olayı, elektromanyetik kuvvet, güçlü ve zayıf nükleer kuvvetler, kütlenin korunumu kanunu, Mendel kanunları gibi tabiatta var olan kanunlar hep insanın faydasına olan kanunlardır. Fizik âleminde her şey, bir amaçla, faydalılık gözeterek ilim, irade ve güç ile yapılmaktadır. Tabiat kanunları ve kuvvetlerinin etkisi altında bir mermer lavabo veya bir ağaç testeresi bile meydana gelemez.
Prof. Dr. Yunus Çengel, Termodinamik kitabında bunu ne güzel anlatır:
“Hayatında ilk defa trafiğe çıkan bir kişi, tüm araçların kırmızı ışıkta durup yeşil ışıkta geçtiğini gözlemleyerek ve akıl yürüterek, ‘Araçlar kırmızı ışıkta durur, yeşil ışıkta geçer’ kanununu keşfeder. Ancak araçları kırmızı ışıkta durduranın, bu kanundan ibaret olduğunu düşünürse hata eder. Çünkü kanun farazi bir varlıktır…
Bir dağ köyünden şehre ilk defa inen ve ortalıkta trafik polisi görmeyen bir kişi, arabaların kırmızı ışıkta durmasını sağlayan şeyin trafik kanunu olduğunu kabulde pek zorlanmayacaktır. Fakat bunun yanı sıra düşünür ki; nasıl trafik kurallarının kendi başlarına trafiği düzenleme güçleri yoksa doğa kanunlarının da evrende kendi başlarına hayranlıkla gözlemlediğimiz düzeni sağlama güçleri olamaz.
Keza, bir canlının genetik haritasının çıkarılmış olması ve her hücrenin çekirdeğinde o canlının tüm özelliklerinin yazılı olması, tek bir hücrenin klonlama yoluyla belli kanunlar muvacehesinde o canlıya dönüşmesini basitleştirmez. Aksine, harikalığını tüm akıllara güneş gibi gösterir.
Bir cep telefonunun tüm özellikleri ve üretim aşamalarının tüm detayları ve mühendislik çizimleri, portakal çekirdeği büyüklüğündeki bir hafıza aletine yazılabilir. Şimdi, bu çekirdeği cep telefonunun yapımında kullanılan malzemelerin bolca bulunduğu bir toprağa gömüp yerden bir cep telefonu (veya daha da garibi, dallarında yüzlerce cep telefonu asılı bir cep telefonu ağacı) çıkmasını bekleyen kişiye herhalde deli nazarıyla bakarlar.
Ama nedense doğada defalarca gözümüz önünde meydana gelen bundan çok daha garip olayların – ülfet denen göz alışkanlığından, şartlanmadan veya körlükten olsa gerek – farkına bile varılmıyor. Örneğin, bir portakal ağacının ve meyvelerinin bütün özellikleri ve ağaç büyüyüp meyveler oluşurken geçilecek bütün aşamalar, çekirdeklerinde yazılıdır. Çekirdekteki genetik kodları okuyabilen bir kişi bütün bunların detaylarını verebilir. Çekirdek, uygun şartlar altında toprağa gömülünce, çekirdeğin kökler oluşturup etrafından su le birlikte gerekli maddeleri tanıyıp almasını ve adeta nanoteknoloji kullanarak atomik ölçekte üretim yapmasını, sağlam bir gövde ve dallar oluşturmasını, yapraklar dokumasını, güzel kokulu çiçekler açıp portakal yapımına geçmesini, her portakal içinde karanlık bir bölmede hiçbir alet kullanmayarak şeffaf zarlarla ayrılmış dilimler içinde, hijyen kurallarına uygun bir şekilde portakal suyunu güzelce tutabilen yüzlerce lifler yapmasını, sonunda her meyvenin dışını son derece sanatlı ve süslü su geçirmez koruyucu bir kabukla örtmesini nedense hiç garipsemiyoruz.
Hele her portakalın içine liflerin arasına, her biri adeta dürülüp küçültülmüş birer minyatür portakal ağacı olan çok sayıda çekirdek konmasını düşünmeye bile değer görmüyoruz.
” Evet, ortada bir kanun varsa kanun koyucu da vardır. Bir “anayasa” varsa bu anayasayı oluşturup işlerlik kazandıran bir meclis var demektir. Kanun koyucu olmadan kanun olmaz.
Bu sebeple Allah’a inanıyorum. Hem de tüm kalbimle. Öyle bir yerdeyiz ki görmek isteyen, duymak isteyen için her bir varlığın üzerinde O’na ait bir mühür var. Ne tabiat, se sebepler, ne de maddenin bizzat kendisi; bu varlıkları var edip bu düzen ve intizamı sağlayan olamaz. Bir sanat eserinin sanatçısı bizzat o eserin içinde aranmaz. Kâinatta her bir varlık, okumasını bilene Allah’ın varlığını anlatan gayet beliğ bir mektup; kulağı olana binlerce lisanla O’nu anlatan bir dildir. Bize düşen şey ise bu mektupları okumasını bilmek, o seslere kulak vermek. Bize kendini sevdirmek için her şeyi bizim emrimize veren bu Yüce Kudreti tanımak, tanıdıkça sevmek ve bizden ne istediğini öğrenip O’nun rızasını kazanma yolunda niyet ve amel etmektir.
Şimdi seni, beni ve her şeyi yoktan var eden ve her şeyi bizim imdadımıza koşturan, bize verdiği dil, burun ve göz gibi duyularımızı tatmin ettirmek için on binlerce çeşit tatları, kokuları, renkleri önümüzdeki sofralara seren sonsuz ilim ve kudret, rahmet sahibi olan Allah’a niye inanmayayım ki?
Sevgili yeğenim sana ve senin şahsında bütün gençlere, kâinattaki en büyük hakikat olan Allah’ı bilmek konusunda zihin açıklığı, vicdan berraklığı ve irade kuvveti vermesini Rabbimden dilerim.
Teşekkür ederim.Adnan abim.insan sahip olduğu nimetlerin değerini her zaman farketmeye biliyor.Herkesin uyarilmaya ihtiyaç duyduğu çok anları vardır.yazinzdan şahsen istifade ettim.ALLAH ebeden sizden razı olsun.saygilarimla dua beklerim