Niçin Allah’a İnanıyorum?

Yazan : Doç. Dr. Selahattin Küçük


Yeğenim, 20 yaşının altında. Ailesi, akrabaları dinimizin bütün emirlerini yerine getirmeye gayret eden, özen gösteren, yasaklardan kaçınmaya çalışan bir çevre olmasına rağmen, gerek arkadaş çevresinde konuşulanlardan, gerekse sanal ortamda dolaşan bilgi kirliliğinden etkilenmiş olacak ki, inancını pekiştirmek amacıyla, bana da güvendiği için bir anda bana “Neden Allah’a inanıyoruz?” diye sordu.


Ben ilk etapta şaşırdım. Çünkü böyle bir soruyu ne ben sormuştum ne de inançlı bir çevrede büyüdüğüm için kimsenin dile getirdiğini duymuştum. Bu soruları hep inançları zayıf olanların sorduğunu düşünür, duyardım. Demek ki yeni nesil, buna yeğenim de dahil, imkanların artması nedeniyle kontrolümüz altındaki ev ve mahalle ortamını aşarak daha farklı ortamlarda, kim olduğunu bilmediğimiz yeni arkadaşlar edinmesi, kontrolümüz dışındaki sanal ortamda çok fazla zaman harcaması, bizlerin de bitmeyen ihtiyaçlarımızı karşılamak için çok daha fazla çalışma ihtiyacı duymamız, gereksiz şeylerle meşgul olmamız nedeniyle yeterli bilgiyi aktaramamışız, gerekli ilgiyi gösterememişiz.


Soru ile oluşan ilk şaşkınlığımı atlattıktan sonra, yeğenimin güvenini kaybetmemek adına çok daha iyi bilen biri olarak, aslında geçmişte hazır bulduğum şeyleri fazla sorgulayarak, kendimi geliştirememenin de biraz üzüntüsü ile anlatmaya çalıştım.
Dedim ki; günlük yaşantımızın karmaşası içerisinde bir an durup düşündüğümüzde, en başta biz farkına bile varmadan birçok şeyler gerçekleştiren vücudumuz, ihtiyaç duyduğumuz havayı otomatik olarak, gece ve gündüz hiç aksatmadan alarak ciğerlerimiz aracılığı ile kanımıza ve oradan bütün hücrelerimize, beynimize iletmekte, kirli havayı ise aynı yoldan dışarı atmaktadır. Bu işlem bütün insanlarda, hayvanlarda ömür boyu milyonlarca senedir olmaktadır. Çok mükemmel işleyen bu sistemin kendiliğinden milyarlarca sene geçse de hiç aksamadan devam edebilmesi herhalde akla uygun değil.


Benzer şekilde vücudumuzda meydana gelen yüzlerce olay, çevremizdeki bitkiler, hayvanlar, gözle görülemeyen virüs gibi canlılardaki güç, işleyen zaman, gökteki tonlarca suyla yüklenmiş bulutlardaki suyun nizamlı bir şekilde yeryüzüne inmesi, tekrar buharlaşarak gökyüzüne çıkması bize hayret verici gelir.Günümüzde çok gelişmiş olarak nitelendirdiğimiz tıp bilimi bile beynin milyonlarca elektriksel sinyali nasıl oluyor da elle tutulamayan gözle görülemeyen bilgi adını verdiğimiz şekle dönüştürüyor. Bunu söylemekte yetersiz kalırken, modern bilimin ilkel olarak nitelendirdiği atalarımızdan beri bu işlemler gerçekleşmektedir.

Dünyamızın atmosferinde her şeye hayat veren oksijen moleküllerinin dengesini sağlayan yerçekimi ve merkezkaç kuvvetindeki çok küçük bir değişiklik olması halinde ya atmosfere kaçması ya da yerküreye düşmesi sonucunda hayatın anında bitmesine neden olacak bir dengenin tesadüfen milyarlarca yıl sürmesi mümkün mü? Benzer şekilde uzayda, dünya dahil, milyarlarca yıldızın, boşlukta dengede durabilmesi, gece ve gündüzün, mevsimlerin art arda meydana gelmesi, yine milyarlarca yıl sürmesi tesadüf ile açıklanabilir mi?

Bunun gibi binlerce soruyu sorduğumuzda, bir tesadüf olamayacağını, art niyetli, ön yargılı olmadıkça, bir düzenleyici bir yaratıcı olması gerektiği sonucuna rahatlıkla varabiliriz. Tüm bunlar düşünüldüğünde, sahip olduklarımız, çevremizdeki sürekli işleyen doğa, uzay gibi duyu organları ile varlığını bildiğimiz her şey için mutlak bir yaratıcı olması gerektiği sonucuna rahatlıkla varmamız mümkün. Çünkü, tüm bunların bu kadar düzgün bir şekilde olması, kendi kendine rastgele oluşmasına inanmaktansa, bir yaratıcının varlığına inanmak daha mümkün görülmektedir.

Nasıl ki hayran kaldığımız bir sanat eserini, makinayı, herhangi bir sistemi, tesisi gördüğümüzde sahibini sorguluyorsak, her türlü sanat eserinden, sistemden, makinadan çok daha üstün bu kâinatın ve içinde yer alan canlı ve cansız varlıkların da bir sahibi olduğuna neden inanmayalım?


Tüm bunlara ek olarak, en küçük toplulukların bile bir düzen içerisinde olabilmesi için bir yöneticiye sahip olması beklenirken, koskoca kâinatta bu düzenin rastgele olması imkansız. Bir yöneticisi, kontrol edeni olmadan olmaz.


İşte bu yaratıcı, yönetici, her şeyin yegâne sahibi Allah’tır.
Yeğenim, daha önce hiç düşünmediği, rutin işleyen olayların anlamlandırılması, çok kısa sürede birçok şeyin konuşulması, sorgulamalarının bir nebze cevap bulmasından dolayı mutlu olduğunu, çok kısa süre sonra tekrar bir araya gelerek, çok daha fazla konuşmak üzere günlük işlerine döndü.


Ben ise, geçen yıllar içinde kendimi bu kadar imkân varken neden sistematik olarak geliştiremediğime, dünyevi işler içinde sürüklenirken neden etrafıma, çevreme daha fazla katkıda bulunamadığım için kendime sitem ettim.

 

1 yorum

  1. Allah’a inanmak bir ihtiyaç, bir niçin sorusunun cevabı değildir. Allah’a inanmak bir kanundur, bir yasadır. Nasıl ki; su ıslatır, ateş yakar, ışık aydınlatır aynen öyle de Allah’a inanmak da var olmanın kodlanmasıdır, sonucudur. Yani Allah varlıkları gerektirir, varlıklar da Allah’ı zorunlulukla gönül gözüne, akıl efendisine gösterir. Varlık aynasında Allah gözükür. Gördüklerimizin hepsi; görünmeyen ama varlığı, varlıklardan daha kesin ve bedihi olan Allah’ı zorunlu kılar. Gördüğümüzü biliriz, göremediğimiz ama varlığına kesinlikle kanaat getirdiğimiz bir olguya da inanırız. Onun için de biz Allah’ı biliriz ama tanınması, bilinmesi ve görünmesi bu dünyada tam anlamıyla mümkün olmadığından O’na inanırız. Ta ki sınırsız özelliklerine bir sınır koymayalım, kendisini kendinin tarif ettiği vasıflarla sınırsız idrak ve kıymet takdir etme kapasitemizle kalbimize kalıcı olarak kazıyalım diye. Allah’a inanmak nihayetsiz ilerlemenin kapısını aralamaktır, sonsuz alemlerin yolculuğuna kanat açmaktır. Bilmenin önündeki sınırları kaldırıp, gerçeklerle bsşbaşa kalıp dünyada iken ebed diyarını keşfedip o memleketleri sahibi ile tanınamazlık, bilinemezlik mertebelerinde kucaklayabilmektir. Yani sonlu olan zerre gibi bir varlık iken sonsuzluk aleminin sultanın muhatabı olarak sonsuz olmaktır.

Bir yanıt bırakın